PEMBE GÖL

Kaderimize yazılmış bir kere çok çalışmak. İşçiyiz ne de olsa, hergün sabahtan akşama kadar çalışırız. Arkadaşlar parçalanacak, taşınacak malzemeyi bulunca haber gönderirler, hemen oraya koşarız. Hep bir elden hallederiz ne varsa. Bütün gün böyle geçer, mola bile yok, kan ter içinde kalırız. Ben diğerlerinden farklı bakarım hayata ama ne farkeder, seçme şansın yok diyorlar, başka bir yol yok bize.

O sabah yine erkenden kalktık. Yapılacak işler belli. Ben yüklendim sırtıma birkaç parça birşey, taşınacak yere doğru yol aldım. Burnum iyi koku alır, merkeze yaklaşınca anladım, kendime telkinler vermeye başladım “Dayan, az yol kaldı”. Sonra yerin altına yapılmış depoya girip sırtımdakileri bıraktım. Depoda bir kuytu bulup sırtımı yaslayıp uzandım biraz. Ama çok geçmeden birinin şiddetli dürtüklemesi ile ayağa fırladım. “Kalk hadi, yakınlarda bir evden taşınacak şeyler varmış, oraya çağırıyorlar” dedi.

Eve doğru yol aldık. Çok büyük ve güzel bir evdi. Bizim ekip harıl harıl çalışırken ben yine hayallere dalmış evde geziniyordum. Arkadaşlardan biri uzaktan bağırdı: “Deli misin sen, tehlikeye atıyorsun kendini!”. Kimin umurunda. Biraz gezmek yeni şeyler görmek benim de hakkım diye düşünüyordum. Derken şiddetli ayak sesleri duymaya başladım. Hep bahsettikleri tehlikelerden biri bu olmalı dedim. Yüksekçe bir yer vardı, oraya tırmandım hemen. Bir de ne göreyim, kocaman pembe bir göl. Gözlerime inanamadım. Hayatımda bu kadar güzel bir şey görmemiştim. Yanına gittim gölün, önce ayaklarımı soktum, sonra sığ olduğunu görünce içine daldım, bir yandan yüzüyor, bir yandan da gölün tatlı suyundan içiyordum doya doya.

Sonra güneşin önüne kara bulutlar gelmiş gibi koca göl gölgede kaldı bir anda. Yüzümü yukarı doğru çevirdim ki ne göreyim, o kocaman dev yaratıklardan biri eğilmiş bana bakıyor, bir yandan da bağırıyor:  “Anneeeee, çilekli sütüm tezgahın üzerine dökülmüş ve içine bir karınca girmiş!”.

Yorum bırakın