ÇERÇEVE

Metal ve cam karışımı bir plakanın üzerinde on yıllardır yatıyorum. Sanki yaşarken az yatmışım gibi. Sağıma ve soluma yerleştirdiğim sarı kanatlı kuşlar da seslerini keseli çok oldu. Neden kuşları da benimle bu çerçeveye hapsettiğimi düşündüm. Burada düşünmek için çok vaktim oluyor.

Her gün yüzlerce insan beni görmeye geliyor. Dünyanın ne kadar değişmiş olabileceğini onların kıyafetlerine bakarak anlayabiliyorum. Burası oldukça büyük bir yer, sanırım Paris’teyim, Louvre Müzesi’nde. İşte yine biri hayranlıkla bana yaklaşıyor. Bir metre öteme gerilmiş bir kırmızı şerit var. Bana dokunmalarını istemiyorlar. Ama o mesafeye rağmen insanların gözlerindeki duyguları görebiliyorum. Çoğunun gözlerinden acımanın o iç sızlatıcı tiz sesi yükseliyor. Ah sakat bacağım! Ah Diego!

Çerçevem rengarenk, başımda sarı kuşlarıma yaraşır sarı çiçekler. Yüzümün gerildiğini hissediyorum, yağlı boya bin dokuz yüz otuz sekizden bu yana çatlamış olmalı. Renklerim de solmuş mudur acaba? Hangi yıldayız? Komünist Parti’nin başına kimler geçmiş olabilir?

Buradan kaçış planları yapıyorum. Doğrusu bu fikrin bu güne kadar aklıma gelmemiş olmasına hayıflandım. “Hayatta değilsin artık Frida, çık şu çerçevenin içinden” dedim kendi kendime. Gece olmasını bekliyorum. Önce kuşları salacağım, sonra boyalarımı saça saça bu binadan çıkıp gideceğim. Meksika’ya, doğduğum mavi eve gideceğim. Küllerim hala orada. Ne de hevesliymiş insanoğlu beni bir yere hapsetmeye. Gidip küllerimi gökyüzüne savuracağım. Belki giderken dünyanın dört bir yanına dağılmış diğer Fridalara da uğrar onları da kaçırırım, kim bilir…

Yorum bırakın