KÜL TABLASI

İyi ki yazarlar var. Yoksa benim sizlere sesimi duyurabilmem ne mümkün. Bu satırları yazan sevgili yazar bana baktı, herkes beni kullanırken o sadece baktı ve onun kalemi benim dilim oldu.

Ben kim miyim? Porselenden yapılmış bir çay tabağıyım. Hani şu kenarları kırmızı ve altın sarısı desenli, her kahvede ve çoğu evde görebileceğiniz ulusal çay tabağı desenine sahip olanlardan biri. Şuan bir evdeyim. Burda herkes çok dertli. Sabahtan akşama ocağın üzerinde çaydanlık hep kaynar, demlik boşaldıkça yeniden demlenir çay. O yüzden bu evin iklimi yazları da kışları da sıcak ve rutubetli.

Bir zamanlar ben de bu çay seremonilerinde üzerinde ince belli bir bardağın endam gösterdiği çay tabaklarından biriydim. Ama bir gün düşürdüler beni yere. İnanmazsınız belki ama canım acıdı biliyor musunuz? Orta yerimden hafif çatladım ve bir kenarım kırıldı. Bu evde kolay kolay atılmaz hiçbir eşya. Beni de zayi etmediler. Hayatıma çayın yanına eşlik eden sigaralar için bir kül tablası olarak devam etmemi uygun gördüler.

O zamandan beri kapkara bir zindanda, dumanlar altında, her gün eti ateşle dağlanan bir mahkum gibi acı çekip çığlıklar atıyorum. Gün oluyor ağzıma kadar izmariti sırtımda taşıyor, bazen haftalarca su yüzü görmüyorum. Coğrafya kaderdir demişlerdi değil mi? Öyleymiş gerçekten. Japonya’da olsaydım çatlayıp kırıldığım yerlerden altınla beni yeniden doğuracaklardı. Kintsugi sanatının bir eseri olarak devam edecektim hayata. Şimdi yalnızca bir kül tablasıyım. Çekilen son nefesten sonra adı sigaradan izmarite dönen değersiz, bir ucu yanmış sünger parçasının baş ve işaret parmağıyla üzerinde ezildiği bir kül tablası…

Yorum bırakın