Şehrin biraz dışında, semasında bedduaların dolandığı, üzerine kan sıçramış siyah-beyaz bir hayattı bizimkisi. İnfaz hanedanlığının bir üyesiydik hepimiz. Meslek babalardan oğullara geçerek devam ediyordu. Kimsenin tercih hakkı yoktu. Zaten şehir halkı bizi aralarında istemiyordu. Evlerine davet edilmiyor, sokaklarında rahatça dolaşamıyor, hatta kiliseye bile gidemiyorduk. Çocuklar okullara alınmıyordu. İnfaz hanedanlığının çocukları evde eğitim alıyordu.
Babam saray cellatlarından biriydi. Bu hepimiz için kariyeriyerimizde gelebileceğimiz en yüksek noktaydı. Babamın üç yüz on beş infazı vardı. Her infaz sonrası yüzünde bir çizgi daha derinleşiyordu sanki. O işini mükemmel yapan bir cellattı. Her seferinde üç vuruş hakkından ilkinde baltası ile maharetini ortaya koyar, kelleleri en uzak mesafeye fırlatırdı. Birkaç mahkumu infaz etmeyi bir türlü beceremeyip can çekişmelerine sebep olduktan sonra mesleği elinden alınan amcam kendini eve kapattığıdan beri babam ailesinin gurur kaynağıydı.
Müthiş bir anatomi bilgisine sahip olan babam işinden arta kalan zamanlarda doktorluk yapıyordu. Şehirden gizlice gelip tedavi olanların sayısı az değildi. Bir gün evimizde babamın mahir ellerine kendini emanet eden insanlar ertesi gün şehrin sokaklarında ona rastladıklarında karşılarında yalnızca bir cellat görmeyi tercih eder, yüzlerini çevirirlerdi. Oysa onun başka bir hayatı tercih etme hakkı yoktu.
Peki ya benim? Babam ne zaman bana ufak ufak bir şeyler öğretmeye kalksa güçsüz bedenim, nahif kişiliğim onu kaygılandırırdı. En zorlu infaz günlerinin akşamında bile onu öyle görmezdim. Bazen yemek için kestiğimiz hayvanlar üzerinden bana ders anlatırdı. Uygulamayı ise evimizin bahçesindeki bal kabakları ile yapardık. Kılıcımla onlarca bal kabağının kafasını uçurmuştum.
Ama bir gün sıra gerçek bir canı almaya geldi. Bahçede babamı bekliyordum. Öğle saatleriydi. Hava rüzgarlıydı. Mahallemizin sevimli köpeklerinden Lizzy’nin sesi geliyordu kulaklarıma. Ses gittikçe yaklaşıyordu. Babam bacaklarını bağlayıp ensesine vurmuş getirmişti Lizzy’yi. Önüme attı toprak rengi parlak tüyleriyle titreyen sesi kısılmış köpeği. Kılıcı elime verdi, haydi dedi. Tercih yapmak için bir saniye bile beklemedim. Bedenim karar vermişti benim yerime. Olduğum yere yığılmışım. Kendime geldiğimde yatağımdaydım, babam da başımda bekliyordu. Göz göze geldik. Yalvaran gözlerle ona baktım. Hiçbir şey söylemedi. O hafta evde sessizce hazırlıklar yapılıyordu. Babam en azından benim kaderimi değiştirmeye, başka bir ülkeye kaçarak hayatının geri kalanını doktor olarak geçirmeye karar vermişti.
Ben cellat olmayacaktım, babamın eski bir cellat olduğunu kimse bilmeyecekti, annem de diğer kadınlar gibi şehir pazarlarında alışveriş yapabilecekti. Eğer yola çıktığımız gece saray askerleri tarafından yakalanmamış olsaydık bunlar olacaktı. Ama o gece babam krala ihanetini canı ile ödedi. Annem askerleri durdurmaya çalışırken öldü. Ben yetiştirilmek üzere saraya alındım. Ve ülkenin en meşhur cellatlarından biri oldum.
