YILDIZ

Dolabı açtım, onlarca kıyafete baktım birkaç dakika. Sonra elimi rastgele attım, renklerini ve tarzını umursamadan birkaç parça seçip giydim. Olasılık hesabına vursak uyumlu giyinmiş olma ihtimalim azdı. Aynaya baktığımda şaşırmadım o yüzden. Hayatta zevk aldığım çok fazla şey yoktu artık ve giyim kuşam bunlardan biri değildi. Çorap çekmecemi açıp siyah ince çoraplardan bir çirf almak istedim ama her biri tek başına takılıyordu orada, geri kalan ömrümün beş on dakikasını da bir çorabın eşini aramaya ayırmak istemediğime karar verdim. Sağ ayağıma diz altı, sol ayağıma soket çorabı giyerken çorabın her ufak gerilmede birkaç ilmek daha sökülen tarafını ayağımın altına denk getirecek kadar enerji toplamaya çalıştım.

İyi kötü giyinmiştim. Aynanın karşısındaki sandalyeye oturdum sonra. Bağımsızlıklarını ilan etmiş saçlarıma tel tokalarla bir baskın yaptım. Solgun, yorgun ve buruşuk yüzüme baktım, sanki tüm kusurları örtmeye yetecekmiş gibi kıpkırmızı bir ruj sürdüm ve yine rujun kokusu ile dört yaşıma, annemin tuvalet masasında yaramazık yaptığım günlere ışınlandım.

Zamana direnen bir kadını son kertede ele veren ortopedik ayakkabılarımdan birini ayağıma geçirip dışarı çıktım. Merdiven trabzanlarına tutunarak ve her bir katta dinlenerek aşağı inip çıktım apartmandan. Mahalleden ayrılmadan boynuma fular dolamayı unuttuğumu farkettim. Evde birileri olsa bana sepetle salardı diye düşündüm. Yalnızlığa hayıflanacak ne de çok şey oluyordu gün içinde.

Sokakta yürürken birilerinin yanıma gelip bana sarılmasını arzuluyordum. Her zaman gittiğim çay bahçesine gitmek istemedim. Yeni bir yerlere gideyim dedim, belki birileri ile tanışırım. Beyoğlu’na doğru yol aldım. Çıktığım yokuşun kalbimi ne kadar yoracağı  umrumda bile değildi. Yokuşun sonunda beni tanıyabilecek birileri ile karşılaşma ümidi bugün beni hayata bağlayan şeydi.

İşte İstiklal Caddesi’ndeydim. Kalabalığın içinde sanki yürümüyor da bir nehrin damlası gibi kapılmış akıyordum. Korku ile insan içine karışmayalı uzun zaman olmuştu. Ama bugün ümitliydim. Çantamdan küçük aynamı çıkardım. “İşte benziyorum eski bene, gözlerim aynı o günlerdeki gibi. Elbet bir tanıyan çıkacak” dedim kendi kendime.

İnsan başkalarının gözlerinde kendini arar mı? Aradım, bütün gün aradım. Caddenin sonuna geldiğimde her adımda yavaş yavaş tükenen ümidimle birlikte gücüm de tükenmişti. Yolun ortasında yığıldım. Gözlerim kapalıydı ama seslerden başımda bir kalabalık toplandığını anlayabiliyordum. Bu bile mutlu etti beni biliyor musunuz? Tıpkı eski günlerdeki gibi diye düşündüm, etrafımda kalabalıklar. Hanımefendi diyordu biri, adımı bilemiyordu. Kolonya kokusu geldi burnuma sonra, beni ayıltmaya çalışıyorlardı. Sevdiklerinden, kıymet verdiklerinden değil, acıdıklarından yanımdalardı. Yokuş bile kalbimi bu kadar yormamıştı.

Gözlerimi açtım. Ben bir yıldızdım, ben sahnelerin yıldızı Süheyla. Ben hayranlarını, alkışları, insanı göklere çıkaran güzel, iltifat dolu sözleri kaybetmiştim. Ben artık ışığı sönmüş bir yıldızdım.

Yorum bırakın