DÖNÜŞ

Yetmişime geldiğimde mesleğimi yapmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Minimal ve sevimli evler ile başlayan kariyerimde kısa sürede yükselmiş, sıra dışı tasarımlarımla Avrupa’nın birçok yerinde evlerin yanında sanat galerileri, kütüphaneler, kiliseler de yapmıştım. Tüm eserlerim hala hem yerli hem yabancı turistlerin ilgi odağıydı.

Bir gün Mimarlar Odası’ndan bana ulaşıp bugüne kadar yaptığım evler, yapılarla ilgili bir katalog çalışması düşündüklerini söylediler. Yapılan teklifi kabul ettim. Ancak hepsini kendim yeniden gezmem, fotoğraflamam ve hikayelerini de yazmam şartı ile. Bu onlara da cazip geldi. Yanıma bir yardımcı vermek istediler ama huysuzluğumla nam saldığım için kimseyi ikna edememişlerdi anlaşılan. Benim de işime geldi, zira bu yolculuğa tek başıma çıkmak istiyordum.

Evdeki yardımcım ile valizimi hazırladık. Birkaç parça çamaşır, yemek aralarında acıkınca atıştırmak için grissini paketleri, fotoğraf çekim ekipmanlarım, defterlerim… Önümüzdeki bir ay boyunca bugüne kadar tasarımını yaptığım otuza yakın yapıyı ölmeden önce yeniden görecek olmanın heyecanı ile yola çıktım. Her şehre vardığımda önce yapının dıştan ve içten fotoğrafını çekiyor, sonra yapının yaşayan halini dakikalarca izleyerek notlar alıyor, orada karşılaştığım kişilerle konuşup onların görüşlerini de yazıyordum.

Ayın sonuna doğru yaşlı bedenim yorgun düşmüş olsa da bu iş bana huzur veriyordu. Sanki hayatımın envanterini çıkarıyordum. Son bir işim kalmıştı, ülkenin kuzeyine gelmişken doğduğum ve büyüdüğüm evi de görmek ve fotoğraflamak istiyordum.

Babamın kendi elleriyle göl kıyısına inşa ettiği evi hayal meyal hatırlıyordum. Evin bütününün görüntüsü gelmiyordu bir türlü gözümün önüne ama detaylar hala capcanlı zihnimdeydi; evin dış cephesindeki sarı renk, iç zeminde yürüdükçe gıcırdayan tahtalar, göl tarafından bakınca karşı kıyıdaki dağları gördüğümüz geniş pencere…

Tüm bunları düşünürken erken yaşta kaybettiğim annem ve babam gelmişti aklıma, arabayı kenara çekip küçük bir çocuk gibi ağladım. O ev ve içinde yaşadığımız anılar geçti bir bir aklımdan. Gücümü toparlamaya çalıştım, babamın bizim için yaptığı ev de benim eserlerim kadar görülmeyi ve yazılmayı hakediyordu.

Nihayet eve yaklaşmıştım. Uzaktan onu gördüğümde heyecanlandım. Titreyen ellerimi direksiyona kitlemiştim ama dizlerimi durdurmak pek mümkün değildi. Evin hizasına gelince arabayı durdurdum. Fotoğraf makinemi ve sırt çantamı alıp indim. Çalıların ve kır çiçeklerinin fütursuzca uzayarak eve giden yürüyüş yolunu kapatmasından anlamıştım ki uzun zamandır hiç kimse gelmemişti buraya. Yaklaştıkça da bir harabeye doğru yürüdüğümü gördüm. Yolun yarısında durup evi izledim, demek mimari kabiliyetimi babamdan almıştım. Bu ev eğitimsiz bir köylünün yapabileceği en güzel yapılardan biri olabilirdi. Evin bir fotoğrafını çektim. İçinde yaşayan kimse yoktu, camları kırık, kapısı açıktı. İçeri girdim, kulağımda annemin, babamın ve küçük Moshe’nin sesi vardı.

Merdivenlerden yukarı çıktım, ayaklarım beni çocukken kaldığım odaya götürdü. O zaman gözümde kocaman olan bu oda şimdi ne kadar da küçük görünmüştü bana! Odamda usulca yere uzandım. Fotoğraf makinemi ve defterimi yanıma koydum. “Hoş geldin Moshe” dedim kendime, “Belki de son için en iyi yer, her şeyin başladığı yerdir.”

Yorum bırakın