Anadolu’nun bir köyünde yaşıyorduk. Köyümüzde çiftçilikten para kazanılmazdı pek, tarlamız da yoktu zaten. Babam ailemizi geçindirmek için ilçedeki inşaatlarda çalışırdı. Her sabah namazdan sonra, erkenden gelen minibüse atlayıp ilçenin yolunu tutar, akşam geç saatlerde omuzları çökmüş, gözlerinin feri sönmüş olarak dönerdi. Annem oturur, yerdeki minderin üzerine sessizce çöken babamın damarları şişmiş bacaklarını ovalardı.
Annem “Babanız yorgun geliyor, bir de siz yormayın” diye tembih ederdi bize. Ben yanına yaklaşmaya çekinirdim o yüzden. Ama kardeşlerim küçüktü, anlamazlardı laftan, üşüşürlerdi babamın tepesine. O yorgun yorgun gülümser, eliyle gel işareti yapar, beni de yanına çağırırdı. Babam saçlarımı okşadığında kutsandığımı hissederdim. Bizim evde sevgiden bahsedilmezdi hiç, kimse kimseye sevdiğini söylemezdi; ama annemin babamın bacaklarını ovalaması, babamın kardeşlerime gülümsemesi, benim saçlarımı usulca okşaması… Bunlar sevgi belirtileriydi galiba.
Bir gün babam ilçede sinema salonu inşaatı başlayacağını, kendisinin de orada çalışacağını söyledi. Babamı ilk defa heyecanlı görüyordum. Biz sinema nedir bilmiyorduk. Babam gençken bir yaz ilçeye gezici yazlık sinema gelmiş, bir hafta kalmışlar. O zaman da ilçede seyyar satıcılık yaparmış, bir hafta boyunca akşamları el arabasını yazlık sinemanın önüne çekip film izlemiş. O zamandan beri aklındaymış sinema. O yüzden bir sinemanın inşaatında çalışacak olmak onu mutlu ediyordu.
Ben sinemanın ne olduğunu sordum, anlatmaya çalıştı babam. Henüz televizyonla bile tanışmamış bizler için sinemayı hayal edebilmek oldukça güçtü. Ama babam sevdiği için görmeden sevmiştim ben de. Söz vermişti babam; İnşaat bitip de sinema açılınca bizi ilçeye götürecek, film izlettirecekti.
Bir ay olmuştu işe başlayalı. Bir akşam yine bahçemizin demir kapısı gıcırtı ile açıldı. Hava kararmıştı, biz çocuklar bahçeye koştuk yine “Babaaaa!” diye, bize doğru ağır adımlarla yürüyen kişi babam değildi, ama en küçük kardeşim farketmemiş olacak ki babamın inşaattan arkadaşı Hüseyin abinin bacağına sarılmıştı bile. Hüseyin abi küçük kardeşimi kucağına alıp öptü ve içeri girip kapının yanındaki divana oturdu. “Ananızı çağırın gelsin hele” dedi. Onun yüzünü hiç unutmadım, kötü bir haber verecek yüz nasıl olurmuş o gün öğrendim; “Zeynel inşaattan düştü, hastanede” dedi. O andan sonra nasıl çıktık evden, ilçeye nasıl gittik, hastaneye girişimiz, doktorla annemin konuşması, hiçbirini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım hastanenin kesif kokusu ve annemin feryadı.
Babam gitmişti, bize öyle dediler. Sevgiden bahsedilmeden sevgiyi bilmem gibi ölümden de bahsedilmeden ölümü bilmiştim. Babamın yorgun yüzünü bir daha görmeyecektim, onun çatlak elleri benim kirpi gibi dik dik saçlarıma dokunmayacaktı bir daha. Sinemanın inşaatı bitecekti, babam bizi götürüp “İşte perdenin üstünde gıpırdayan insanlar” diye gösteremeyecekti.
Biri omuzlarımdan tutmuş beni sıkıyor, o sıktıkça göğüs kafesim dağılıp parçalanıyor, kemiklerim kalbime batıyor gibiydi. Acı ile tanışmıştım; hem babam yoktu, hem babamsız ışığı sönmüş bir annem vardı, hem de babamın kaderini ben devralmıştım. Okulu bırakıp ilçede bir lokantada çalışmaya başladım bir süre sonra. Sinemanın inşaatı bitmişti. Ne zaman önünden geçsem içim sızlıyordu. Babamın düşüp can verdiği yerde insanlar eğleneceklerdi. Onu da bizi de hiç bilmeyeceklerdi. “Bizim basıp geçtiğimiz yerlerde kimlerin acıları var acaba?!” diye düşündüm küçücük halimle.
Bir gün kendimi sinemanın kapısında bilet alırken buldum. O günden sonra her yeni çıkan filme gittim. İçeri girip bir koltuğa oturdum. Komik filmlerde katıla katıla güldüm, duygusal filmlerde “Erkek adam ağlar mı?” laflarına aldırmadan hıçkıra hıçkıra ağladım. Sinema benim için babamın sinesi oldu. Hayat gibiydi her bir film; bazen komik, bazen hüzünlü. Babam olsa da böyle olurdu hayatımız herhalde dedim; bazen güzel, bazen kötü.
Ben hala her ay sinemaya giderim, babamla buluşma yerimizdir orası. Her çıkışta kapıda bir Fatiha okur, yoluma bakarım…
