ÖLÜLER ŞEHRİ

Dün öğle yemeğinde ölüm meleği mantarı vardı. Yerken bir yıl öncesine gittim yine, ölüm meleği ile iki kez muhatap olduğum o güne. Mantarı yedikten sadece sekiz saat sonra tüm hayati fonksiyonlarım durmuştu, tam o anda da bizim ölüler şehrine bilet kesen asıl ölüm meleği gelmişti yanıma. Sonrası yukarıya ser verip sır vermeyen bu toprağın altı…

Henüz ailemden kimse ölmedi. O yüzden bu mezarlıktakiler manevi ailem oldular benim. Vildan teyze var bizim mıntıkada, evladı gibi sever beni, titrer üzerime. Bizim buranın toprağı verimlidir, tadını da çok severim. Vildan teyze ne zaman beni toprak yerken görse “Ah yavruuum, hayatta olsak demir eksikliğin var diycem. Niye yiyorsun sen bu toprağı bilmem ki” der. Diyemem ki bıktım börtü, böcek, kurt, çürümüş bitki kökleri yemekten. Annem daraldı mı hep “Allah canımı alsa da kurtulsam” derdi. Ben de sık sık kıyamet kopsa da kurtulsam diyorum. Allah’tan bu duamı diriler duymuyor, dualarım, sesim, niyetlerim ölüler şehrinden dışarı çıkmıyor.

Ne diyordum, hah, dün öğlen, evet, beni hayattan koparan ölüm meleği mantarını yine hıncımı alırcasına yiyip bitirmiştim ki sesler duymaya başladık. Yeni biri geliyor olmalıydı. Toprağa kazma vuruldukça çıkan ses kemiklerimi ürpertiyordu, kendi cenazem geliyordu gözümün önüne. Gömülmek bende bir travmaya sebep olmuştu. Yeni gelen arkadaşa elimden geldiğince destek olacaktım yine. Zaten oryantasyon ve rehabilitasyon ekiplerimiz hemen cesedin gömüleceği çukurun etrafında hazırola geçmişlerdi.

Birkaç dua, biraz gözyaşı, veladdallin amin… Öylesine alışık olduğumuz sahneler. Ve mevta aramızdaydı. Ama o da nesi, adamın cesedi hala sıcaktı, nefes de alıyordu. Bir yandan ona nasıl yardım edebileceğimizi konuşurken öte yandan kefenin baş kısmını açtık. Biz kendi aramızda konuşurken adamın bizi görüyor olduğunu farketmedik bile. Ama nasıl olduysa bizi hem görüyor hem de duyuyordu. İlk defa başımıza geliyordu bu. Ne yapacağımızı düşünmeye başladık.

Aramızda rüya yoluyla istediğinde eşi ile irtibat kuran bir kadın vardı, Süeda. O gece eşine mezarlığa canlı birinin gömüldüğünü rüyada haber verecek olsa adam geceye kadar hayatta kalacak mı belli değildi. Hem bizi de görmüştü artık, gidip sağda solda anlatıp huzurumuzu bozar diye korktuk. Öte yandan ilk defa elimize yukarı mesaj gönderme imkanı geçmişti.  Bizim toprağın üstüne değil sesimizi, taleplerimizi ulaştırmak, bir taşı bile buradan alıp oraya koyma yetkimiz yoktu.

En sonunda adamı kurtarmak için yukarıya haber vermeye karar verdik. Süeda’yı çağırdık durumu anlatıp gece rüyasında eşine adamı haber vermesi için. Ama kadın yanımıza gelir gelmez kuru bir çığlık attı, toprağın tüm gözeneklerine hapsolup birkaç metre öteye bile gidemeyen bir çığlık. Bu adam kocasıydı. Adam karısının hasretine dayanamayıp onun yanına gelmek istemiş, canına kıymayı da göze alamamış, bir plan yaparak diri halde ölüler şehrine gelip karısını görürse ruhunu teslim etmesinin daha kolay olacağını düşünmüş. Süeda gözyaşları içinde kocasının ağzını ve burnunu toprakla doldururken ölüm meleği uzaktan görünmüştü. Onu görmeyeli bir yıl olmuştu. Adamın ölüm sahnesini izlemek için orada daha fazla kalamadım. Ne toprak altında bir ölü ile bir dirinin acıklı aşk sahnesini izlemeye takatim vardı ne de bir ruhun bedenden ayrılma anını izlemeye…

Yorum bırakın