Sen, hey! Sana diyorum! Duymazsın tabi, işine gelmeyince duymazsın, görmezsin. Yarın öbür gün mikrofon uzatıp benimle ilgili soru sorduklarında kocaman laflar edeceksin ama hakkımda, biliyorum. Hoş, senin bu savsak halinle o günleri görebilecek miyiz emin değilim. Yüzüm yok hala benim yahu! Geçen sayfada aynanın önünden geçerken dönüp baktım, kendimi göremedim ben! Üzerinde kalem oynattığın şey roman roman, betimleme yapmak zorundasın. Boyum posum, kaşım gözüm, ağzım burnum nasıl bir yazıversene. Neymiş efendim, sancı çekiyormuş, yazar sancısı. Peh! Ben senin çocuğun değilim tamam mı! Bu tumturaklı lafları entellere özendiğin için söylemiyorsan adam değilim. Sahi bir de o var değil mi, adam mıyım kadın mı? İlk sayfadan beri kederlerden kederlere gark ettirdin beni, bir sevdiğim varmış, kavuşamamışım. Ailemi, sülalemi, yedi ceddimin hikayesini de sıkıştırdın o araya da cinsiyetimi yazamadın hala. İsmimi de koymuşsun Hikmet, çöz çözebilirsen…
Bak, bu hikayenin sonunda ağlayan ben olmak istemiyorum. Sevdiğim, kavuşamadığım kişiye rastladığım sayfadan sonra yine yan karakterlerden birinin ruh haline dalıverdin. Kaç sayfa öteden sesleniyorum günlerdir sana, duymuyorsun. Madem sevdiğimle sokakta karşılaştım, bir daha ayırma ondan beni. Ana karakter olmaktan da istifa ediyorum oldu mu, gerekirse şapşal bir mutlulukla son ver rolüme ama güldür yüzümü. Sen kendine başka bir kurban seç, çek sancını canın istediği kadar.
Duman altı oldu yine buralar, bu kadar içer mi insan! Çalıştığın ettiğin de yok, nereden buluyorsun bu mereti alacak parayı anlamıyorum. Şu masa lambasının sarı ışığı altında varlığın yok oluyor bazen. Sadece sayfaların üzerinde durdukça ağırlaşan ellerin, ya da kimsenin duymadığını sandığın mırıltılı küfürlerin… Bazen benim hikayemi nereye vardıracağından daha çok senin hikayenin nereye varacağını merak ediyorum. Sahi, bu evde yalnızsın sanırım, gelen giden de yok. Nedir senin olayın?
Yarım saattir defterin tepesinde boş boş dikiliyorsun. Biraz tuhafsın bugün. İlk defa kalemi eline almadın hiç. Yazmaya niyetin yok gibi. Hatta vazgeçmiş gibisin. Bana mı kızdın yoksa? Bak kötü oldum şimdi. Sen bana bakma yahu, sıkıldım bu on yıllık eski ajandanın sararmış yaprakları arasında beklemekten. Senden başka kime kızabilirim ki?! Hadi vazgeçme, al kalemi eline. Tamam canın ne istiyorsa, nasıl istiyorsa öyle yaz.
Hayır! İndir o silahı, heeey, sesimi duyan yok mu? Yapma sakın, sen iyi bir yazarsın, bu hikaye yarım kalmamalı, bizi böyle yarım bırakamazsın, beni böyle bırakamazsın, kendini bırakamazsın! Bu kadar kötü ne yaşıyor olabilirsin?! Bana reva gördüğün hayattan daha kötü olamaz ya. İyi hadi beni öldür, sen ölme ama. Ben ölürsem kimsenin hayatından bir şey eksilmez, ama sen ölürsen yazabileceğin yüzlerce kitap kahramanı daha doğmadan arafta kalacak.
“Bam!” Önündeki sayfada, adımın üstünde kanın. Adım; Hikmet. Kızıl bir nokta ortasında; kanın. Saman kağıdın üzerinde yavaşça büyüyen kızıl bir nokta. Kendimi hiç bu kadar gerçek hissetmemiştim…
