İkindi vaktiydi. Dışarıdaki işlerimi bitirmiş eve dönüyordum. Sokakta güneşin gölgede bıraktığı yerleri takip edip yürürken, oradan oraya zıplayarak oyun oynayan bir çocuktan farksız görünüyor olmalıydım. Ama benim güneşle oyun oynayacak halim yoktu. Arkamda biri beni takip ediyordu. “Emin misin? Senin gibi sıradan birini kim, neden takip etsin ki?” diyebilirsiniz. Ama işte tam da bu yüzden dikkatimi çekmişti o garip adam. Gölgemin yanından ayrılmayan gölgesi, ne zaman bırakacaktı peşimi?!
Ilık ılık esen rüzgar enseme düşen dalgalı saçlarımı okşadıkça arkamda adamın nefesini hissetmiş gibi irkiliyordum. Arada sol elimle saçlarımı düzeltiyormuş gibi yapıp parmağımdaki alyansı gösteriyordum adama. Henüz üç ay önce parmağıma taktığım, varlığına hala alışamadığım alyansa sığınıyordum.
Hırsız mı acaba diye düşünürken çantamı önüme doğru çektim. Ama aslında birden üzerime çullanırsa onu hemen teslim etmeye karar vermiştim bile. Cana gelmesin de mala gelsindi.
Eve yaklaşmıştık. O hala arkamdaydı. Mahalleyi görünce belki geri döner diye düşündüm, ama nafile. “Gecekondu mahallesinde yaşayan bir kadının cüzdanından da evinden de sana ne hayır gelir be adam!” diye isyan edesim geldi. Sonra sustum, nedense adamın kararlılığı bende saygı uyandırdı. Bizim evin kapısının önüne gelince elimdeki market poşetini yere bıraktım. Çantamdan anahtarı çıkardım, kilide sokup çevirdim. Poşeti yeniden elime aldım, ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Sonra ayakkabıları içeri almak için geri döndüm ki karşımda dikilmiş bana bakıyor.
O an nasıl oldu, neden oldu bilmiyorum; ben kapıyı ardına kadar açıp bekledim, o da içeri girip oturma odasına geçti. Bu güne kadar bu evin keskin rutubet kokusunu alıp da sözleri veya mimikleriyle tepki göstermeyen tek kişiydi bu davetsiz gelen misafir. Odaya geçip karşısındaki koltuğa oturdum ben de. Titremem geçmişti, berrak bir bakışla görebiliyordum şimdi onu. Nasıl da munis bir hali vardı, yüzünün her bir uzvu tebessüm ediyordu sanki.
Hırsız olsa çoktan alacağını alıp gitmişti, ırz düşmanı olsa işe girişmiş olurdu. Düşmanımız yoktu, böyle bir tanıdığımız da… Bende de bir haller vardı. Kapıya kadar geldi diye sorgusuz sualsiz adam alınır mıydı içeri? Hadi aldım, hoş geldiniz, kimsiniz, ne istersiniz diye sorulmaz mıydı? Hiç olmadı mutfağa gidip bir çay koyulmaz mıydı? Tanıdık biriyse gelinliğime laf gelecek diye geçirdim içimden kaygıyla.
“Bu küçük kaygılardan az sonra sonsuza kadar kurtulacaksın kızım” dedi yumuşacık sesiyle. Sesini kulaklarımla değil kalbimle duydum sanki. Ermişlere mi karıştım yoksa diye korkuyla sevinç arası gidip gelirken, vücudumun hafiflediğini hissettim. Davetsiz misafirim Azrail’di. Karşımdaki koltukta oturmuş ruhumu usulca çekip alıyordu bedenimden. Hani böyle olmazdı bu işler? Cennete gideceksek gül getirip koklatırlardı, cehenneme gideceksek zebani gibi gelirlerdi. İnsan eve gelen yabancı bir adam hırsız olsun, manyak olsun ister mi, ben o an bunları istedim, Azrail olmasın da kim olursa olsun.
Gençtim, inanmak istemedim öldüğüme. Dönüp de film izler gibi göğüs kafesi inip kalkmadan put gibi koltukta yatan cesedimi izlemiyor olsam hiç de inanmazdım ya… Ben öldüm.
