TREN GARINDA

Öykü boyunca beni takip edeceksin. Dikkatin dağılmazsa belki bir noktada beni yakalayacaksın. Bu çok da umurumda değil açıkçası. Beni dinlemeni arzu ediyorum sadece ve tren garını hissetmeni…

Mevsimlerden sonbahar, aylardan Ekim. Sabah oluyor. Kimileri yakalarını enselerine kaldırmış, kimileri boynuna bir şal dolamış, kimileri rüzgara teslim olmuş direnmeden… Ayaz bana dokunmuyor, sarsmasın yeter. Küçük kuşları sarsıyor ama rüzgar, bir tanesi bana doğru yaklaşıp tepeme konuyor. İncecik ayaklarının titreyen sıcağı ile ısınıyorum. Başucumda cıvıldıyor birkaç kez, sonra dönüp dönüp bize yönelen bakışlardan ürkerek uçuyor.

İlk tren geliyor uzaktan. Siren sesini duyanlar içeriden çıkıyor ellerinde valizleriyle. Bu sabah kimse kimseyi uğurlamıyor, herkes yalnız, tıpkı benim gibi… İlk tren gittikten sonra etraf duruluyor, ben yine garda her zamanki yerimde bekliyorum, bir saniye bile hareketsiz durmadan, ama yerimde… Simitçi geliyor önce, sıcak simitlerin kokusu daha çabuk yayılıyor. Gara gelen yolcuların canı simit çekiyor, elle bölünen simitlerin çıtırtılarını duyuyorum. Kediler geliyor bir şeyler yiyenleri görünce, onlar üçgen peynirlere sulanıyor en acıklı miyavlamalarıyla. Gar, gizli bir sokak orkestrası gibi şimdi.

Koşturarak biri giriyor perona orta kapıdan. Trenin arkasından bakıyor nefes nefese. Sonra görevliye bağırıyor uzaktan, “Tren geçti mi?” diye. Görevli eliyle “ohooo” işareti yapıyor. Adam dönüp ters ters bana bakıyor kaşlarını çatarak, sanki yoluna ben taş koymuşum gibi. Adamı incelemeye başlıyorum sonra. Peronda pek kimse olmadığında bu oyunu oynarım hep. Karşımda böyle duygularını saça saça volta atan biri varsa işim daha da kolaylaşır. “Kırk beş yaşlarında, işçi, insanlara hizmet verilen bir iş yerinde çalıştığı için sinirleri yıpranmış, ama karakterinde de biraz asabiyet var, evli, karısını sevmiyor, üç çocuğu var, başka şehirde bulduğu bir iş için garda, bir sonraki tren gelene kadar karısıyla aynı şehirde iki saat daha nefes alacağı için şuan çok gergin.”

İncecik bir yağmur başlıyor, saçakların altında toplanıyor herkes, istemeden de olsa şimdi hepsi ortak bir derdi olan küçük bir topluluğa dönüştü. Birbirlerine laf atmaya başladılar bile; “Sabah iyi görünüyordu hava”, “Birden bastırdı mübarek”, “Siz nereye?”, “Yok ben ilk defa bu trenle yolculuk yapacağım”, “Hanım kızım sen yalnız mı çıktın seyahate?”, “Muhabbetiniz de hoşmuş, içeride bir çay içelim mi tren gelene kadar?”… Konuştuklarını duyuyorum ama cama vuran damlalardan garı detaylı göremiyorum şuan.

Akşama kadar şiddetlenerek devam etti yağmur. Tren garı insanları hep bildiğimiz, hep gördüğümüz gibi; telaşlı, kaygılı, üzgün… Hava iyice karardı, yediyi kırk beş geçiyorum. Benden bugünlük bu kadar.

Yorum bırakın