Kulisten gizlice seyircilere baktı. Tam da hayal ettiği gibi, büyük salon seçkin izleyicilerle tamamen dolmuştu. Hayatı sahnelerde geçmişti ama her seferinde ilk kez çıkacakmış gibi heyecanlanmaktan kendini alamıyordu. Sahnede ışıl ışıl parlayan piyanosuna baktı. O çıkıp da tuşlarına dokunana kadar gecenin yıldızı piyanosu olurdu. Parmakları hareket etmeye başladıktan sonra ise şaşkınlık ve hayranlığın ele geçirdiği izleyicilerin çıkardıkları nidalar, ıslıklar, alkışlar resitalini sekteye uğratacak kadar abartılı hallere bürünürdü.
Odasına gidip aynaya yaklaştı, gözlerinin içine baktı ve gülümsedi. “Hoşçakal” dedi, ağır adımlarla yürüyerek sahneye çıktı. Alkışlara karşılık vermek için üst bedenini hafifçe öne eğerek izleyicileri selamladı. Bedenini kaldırmakta ne kadar geciktiği kimsenin dikkatini çekmedi. O bir dakika boyunca yaşadığı acı ve korku ile alkışları bile duymamıştı, sadece tekrar doğrulabilmek için dua ediyordu.
Nihayet başını kaldırıp dimdik durdu. Piyanosuna doğru yürüdü, tabureye oturdu. Sahnenin kokusunu içine çekerek gözlerini kapadı, ellerini tuşlara yerleştirdi ve başladı. Her zamanki gibi mükemmeldi. Ama eğer yaşadığı acıya teslim olursa bu son resitalindeki fiyasko ile hatırlayacaktı herkes onu. Kaslarına hükmedebilmek için beyninin tüm kıvrımlarını seferber etmişti. Bu geceden sonra varolan gücünü kullanabileceği başka bir imkanı olmayacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden kanının son damlasına kadar savaşmaya kararlıydı. Ağaçlar ayakta ölürdü, sanatçılar sahnede…
Sağa sola yalpalamalarını, başını eğişlerini, dizlerini titretmelerini, kırmızıdan mora dönen tenini onu ilk kez izleyenler sahne transına bağlıyor, defalarca izleyip her halini ezbere bilenler ise bir şeylerin ters gittiğini anlıyordu.
Koca bir salon dolusu insan, kendinden geçmiş bir şekilde bir piyanistin son dakikalarını izliyorlardı. Piyanist ise ne yaptığını çok iyi biliyordu. Son parçaya geçmeden önce taburesinden kalkmadan seyircilere doğru çevirdi başını ve “Bu son parçamı 15 Nisan 1912’de Kuzey Atlantik denizinde hiç unutulmayacak bir konserle sulara gömülen Titanic müzisyenlerine armağan ediyorum” dedi.
O, çalmaktan vazgeçtiği zaman kendinden vazgeçmiş olacaktı, kendinden vazgeçtiğinde ise ölürdü. Yaşarken ölmek yerine ölürken yaşamayı tercih etmişti.
