“Neyiniz var?” diye sordu doktor bana. “Söyleyemediklerim var” dedim. Sonra şişmiş ve kurumuş boğazımın arasından çıkan çatlak sesimle anlatmaya başladım.
“Söylemek isteyip söyleyemediğim çok şey olduğunu farkettim bir gün doktor hanım. Sesimi, nefesimi sanki kiraya vermiştim de yıllardır başkaları kullanıyordu. Ne istediğimden, ne hissettiğimden kimseye bahsetmediğimi anladım. Ama konuşmam ne mümkün. Pas tutmuş bir kere makine, silsen, paklasan, fişe taksan da çalışmaz. Ama susmak da mümkün değildi artık. Yazmaya karar verdim ben de. Ara sıra imza atmam için elime verilen kalemleri saymazsak orta ikide okuldan alındıktan sonra ilk kez yazmak için başbaşa kalmıştım kalemle.
İlk okul birinci sınıfa gidiyor oğlum, o uyuduktan sonra odasına gidip gizlice aldım tepesindeki yayın ucunda palyaço figürü olan kurşun kalemi. Defterin ortasından da iki yaprak kopardım. Bir tarafı kalkan zımbayı bastırdım parmağımla. Kağıtla kalemi alıp mutfağa geçtim. Masanın üzerine koydum ikisini de. Kalemin tepesindeki palyaço sırıtarak bana bakıyordu. Öylece bekledim birkaç dakika. Sonra aldım kalemi elime. Yıllardır söyleyemediğim ne kadar şey varsa hepsini yazdım bir çırpıda bozuk yazımla. Öylesine planlanmış bir mektupmuş ki, içimde bunca satırla gezdiğimi mektubumu karşımda görene kadar hiç farketmemişim doktor hanım. Eşime yazmıştım bütün bunları. Oysa tek muhatabımın o olmadığını biliyordum. Artık yüzlerini, seslerini bile unuttuğum annemle babamın hakkıydı bu cümleleri okumak belki. Ama yanımda olsalardı da bu mümkün olmayacaktı, ne onlar okuma yazma bilirdi ne ben konuşabilirdim.
Mektubu ikiye katladım. Masanın üzerine bıraktım. Eşim sabah kalktığında mutfağa gidip kahvaltı hazırlar kendine, mektubu görür, okur diye bekledim. Sabah oldu, o yataktan kalkarken ben de uyandım. Gözlerim kapalı sessizce bekledim, mektubumu okusun, yanıma gelsin, içimdeki beni görsün diye bekledim. Yarım saat sonra evin kapısı kapandı, çıktı gitti. Ben fırladım yataktan, mutfağa gittim. Mektup yoktu masanın üzerinde, yanına mı aldı acaba diye düşündüm. Sonra mutfak tezgahının üzerindeki dağınıklığı fark ettim. Bıçakla kesilmiş yarım ekmek, domates ve haşlanmış yumurta kabukları, zeytin çekirdekleri. Mektubumsa bu çöplerin altındaydı. Yazısız olan temiz kısmı üstteydi. Söyleyemediklerim domates suyu ile ıslanmış, içteki yazı üst taraftan görünür olmuştu. ‘Acı çekiyorum’ yazıyordu orada. Tam domates kabuğunun yanında, açık pembe ve tersten: muroyikeç ıcA”
