Görünmez olmak mümkün mü? Etinle kemiğinle ortalarda dolanırken ve hatta bulunduğun konumda her yere girip çıkarken kimsenin varlığını çok da duyumsamaması…
Ben Necati, ilçemizin emniyet müdürlüğünde yıllarca çaycılık yaptım. Her gün onlarca defa girip çıktığım odalarda neler duydum, nelere şahitlik ettim… İşe başladıktan sonra hızla beyazlayan saçlarımı bile kimse fark etmedi. Yanımda konuşmaktan da çekinmediler hiç. Ya duyduklarımı anlamayacağımı düşündüler ya da anlatsam kimsenin bana inanmayacağını. Ne de olsa ben yarım akıllı çaycı Necati’ydim, üstelik o işe çok ihtiyacım vardı.
Bir gün büyük bir olay yaşandı ilçede. Öyle tuhaf bir olaydı ki, haftalarca süren soruşturma aşamasında gazeteciler, televizyoncular hatta yazarlar konuşlandı ilçenin tek dandik oteline. Hayatımda ilk defa birinin dikkatini çektim; gazetecilerden biri düştü peşime. Kaç defa ben bir şey bilmiyorum dedimse de onu ikna edemedim. Burada dönen her şeyden haberim olduğunu ama konuşmadığımı söylüyordu. Son görüşmemizde cebime oteldeki kapı numarasının yazılı olduğu kağıdı sıkıştırdı.
Basit ve sıradan hayatım alt üst olmuştu. Elbette bunun da kimse farkında değildi; hala her gün işe gidiyor, sessizce çayları dağıtıyor, akşamları eve dönüyordum. Uykunun tutmadığı bir gece yataktan kalkıp salona gittim. Pencerenin önündeki tekli koltuğa oturup perdeyi araladım. Geceyi izledim önce biraz, ne kadar benzediğimizi fark ettim; karanlık ve sessiz. Sonra sehpanın üzerindeki kitap dikkatimi çekti, liseye giden oğlumun okuduğu kitap; bir cinayet romanı.
Kalkıp lambayı yaktım, romanı elime alıp okumaya başladım. Sabah telefonumun alarmı çaldığında buz kesmiş çıplak ayaklarımı altıma sokuşturmaya çalışarak hala romanın başındaydım. Karım alarmı kapattı beş on saniye sonra. Merakla gelip ne yaptığımı anlamaya çalıştı. Peşinden okula gitmek için uyanan oğlum geldi salona. Bense onları kısa cevaplarla geçiştirirken kalan son on sayfayı bitirmenin derdindeydim. Karım her zamanki bilgiç sesiyle “İşe geç kalacaksın” dedi. “Biliyorum” dedim.
Roman bittiğinde kararımı vermiştim, gidip gazeteciyle konuşacaktım. Her şeyi bilen birini asla rahat bırakmayacaklarını anlamıştım romandaki hikayeden. Belki de oradaki kahramana özenmiştim. Zavallı bir çaycı olarak yaşamaktansa, onurla işten kovulan bir adam olmayı veya korkuyla doğup büyüdüğü yerden göç etmek zorunda kalmayı tercih ediyordum.
Banyoya gidip yüzümü yıkadım, küçük su damlalarının iz bıraktığı aynada ilk defa gözlerimin ta içine baktım, kan çanağına dönmüş gözlerime. “Benim bu dünyada bıraktığım izler bu kadar silik olmayacak” dedim kendime. Evden çıkıp otele gittim doğruca. Gazetecinin odasının kapısında durdum. Birkaç kez çaldım, açmadı. Aşağıya inip resepsiyondaki adama sordum, sabah erkenden ayrılmış otelden.
Sıradan hayatımla arama giren o gecenin ardından her şey kaldığı yerden devam edecekti. Sadece ben saatin farkında değildim. Tam bir saat gecikmiştim işe. O gün emniyete vardığımda ilk defa çay istemeden önce başka bir şey söylediler bana: “Neredesin Necati? Amirim çok kızdı, odasında bekliyor seni”.
