Ayaklarımın beni götürebileceği yere kadar yürüyüp orada bir yolunu bulacaktım acılarımdan kurtulmanın. Ya da ben öyle olduğunu zannediyordum. Oysa bilinçaltım çoktan planı yapmıştı bile. Nereye gideceğimi biliyordum. Ama kararlarım dışında bir güç tarafından yönlendiriliyor olma fikri, ulvi bir yolda olduğum izlenimini veriyordu bana.
Sahil boyu yürümem tesadüf değildi elbette. Denizi, kokusunu, dalgaların sesini, tuzlu suyunun tenimde bıraktığı beyaz tortuyu… Tüm bunları ne çok sevdiğimi benden daha iyi kim bilebilir. Ölmek için köprüyü seçmiş olmam sevgiliye hızlı bir kavuşma için miydi gerçekten, yoksa ona seyredebileceğim en güzel yerden bakıp hayata yeniden tutunmak için miydi? Bunu öğrenebilmem için köprüye çıkmam gerekiyordu.
Hava esince içim ürperdi, uzun metal fermuarların aşağı doğru çekip sarkıttığı hırkamın iki kenarından tutup sarmaladım kendimi. Evden çıkarken “Serin olur” diye en sevdiğim hırkamı giydiğimi o zaman farkettim. Hayatımın son bir saatini üşümeden geçirmek istememi garipsedim. Tam bunu düşünecektim ki köprünün ayağına geldiğimi farkettim.
Asansöre bindim ve yukarı doğru çıkmaya başladım. Ara katları olmayan bu asansör 64 metre sonra ilk ve son durağında açtı kapısını. Hava kararmaya başlamış, şehrin ışıkları yanmış, sim gibi parlıyordu. Köprünün ortasına doğru yürümeye başladım. Dikkat çekmemek için ellerimi cebime koydum ve ayaklarımı da sürterek yürüdüm. Böylece sadece canı sıkılan veya gamsız bir adam havası çizmeye çalışıyordum. Arada durup korkuluklara yaslanarak manzarayı seyrettim. Denize baktım, “Buradan oraya tam 64 metre!” dedim. Fizik derslerinde uyumasaydım yükseklik, çarpma kuvveti, suyun yoğunluğu, benim kilom, düşme hızım… Tüm bunlardan belki suyla kavuştuğum anda kaç kemiğimin kırılmış olacağını hesap edebilirdim.
Köprünün ortasına doğru yürümeye devam ettim. İleride bir kadın demirlere abanmış aşağıya bakıyordu. Her gün aynada gördüğüm için, nerede bir korkak görsem hemen tanırım. Köprüden aşağı sarkan bir kadının neden korkuyor olacağını tahmin etmek ise zor değildi. Yanına doğru gittim usul usul, ayaklarımı sürtmeyi bırakarak. “Size eşlik edebilir miyim?” dedim. Kadın, köprüden atlamaya yeltenen her kararsızın o ilk cümlesini söyledi: “Sakın yaklaşma, atlarım!” Atlamak için gelmemiş miydik zaten buraya?!
“Size yardımcı olmak istiyorum. Ben de aynı niyetle çıktım köprüye. Birbirimize destek olabiliriz belki. Önce biraz konuşalım mı?” dedim sanki ne söyleyeceğimi bilirmişcesine. Kadının kafası karışmıştı. Benimki kadar karışık bir kafayla başkasınınkini aydınlatamazdım ya, elbette karıştıracaktım. Sırada ikinci intihar klişesini gerçekleştirmek vardı. Elimi uzattım kadına “Şimdi yavaşça elimi tutun lütfen ve oradan inin”. Kadının elimi tutmasıyla intihar fikri kafamın içinden çıkarak kendini boğazın serin sularına bıraktı. Bilinçaltım tüm bu sahneleri kahkahalar eşliğinde izliyordu. Onun bu kibirli halleri bende yaşama tutunma arzusu uyandırıyordu her seferinde. Şimdi bir de kadının sıcak elleri… Bu soğuk havada, bu kadar yüksekte, hayattan vazgeçmenin eşiğinde, demir korkuluklardan az önce kalkmış bu eller… Nasıl oluyor da bu kadar sıcak akabiliyor kanı? O da ölmeye gelmemiş belli ki.
Hiç konuşmadan asansöre doğru yürüdük. Aşağı indik. Kapı açıldı. Yukarıya hiç çıkmamışız, niyetlerimizden hiç haberimiz yokmuş, birbirimizi hiç görmemişiz gibi ayrı yönlere doğru yürümeye başladık. Bir intihardan bir intiharı çıkarttık, elde kaldı sıfır.
