KULE

Yaşlı adam ıslak bir burnun yüzünü gıdıklamasıyla uyandı. Gözlerini açtığında keçisinin yeşil gözleriyle karşılaşıp irkildi. Bağıra bağıra sesi kısılan hayvanı duymamıştı adam. Üç gündür tek göz ahşap kulübesinin içine adlığı keçi evin altını üstüne getirmiş, dışarı da çıkamayınca odanın dört bir yanına işemişti. Kulakları zayıf işiten ve gözleri zayıf gören adam odadaki kötü kokuyu alınca yaşlanmaya direnen burnuna isyan etti.

Kapıyı açıp evi havalandırdı. Keçiyi de dışarıdaki ağacın gövdesine bağladı. Toprağa gömdüğü tereyağını ve köylülerin kapının önüne astığı ekmeği çıkardı. Evin duvarındaki mavi tel dolabın içinden bal kavanozunu aldı. Kapağın etrafında gezinen karıncaları üfledi birkaç kez ama yapışmışlardı. Gömleğinin ucuyla sildi kavanozu, sonra kapağını açıp küçük kasenin içine ters çevirdi.

Usul usul akan balı izlerken neden yaşadığını düşündü yine. Kimsesi yoktu, köylüler evini alıp onu uzaktaki bu kulübeye atmışlardı. Alıp başını başka diyarlara gidecek gücü yoktu. Küsecek, kızacak kimsesi bile yoktu. Ölmek istiyordu yaşlı adam. Az sonra yiyeceği tatlı balla bir parça neşesi yerine gelecekti ama çok geçmeden yine ölmek isteyecekti.

O gün hiçbir iş yapmadı adam, yorulmak istemedi, tüm gücünü akşama saklamak istedi. Etraftan el ayak çekilince tanrı ile buluşmaya gitmeye karar verdi. İkindi vakti toprak testinin içindeki suyu sabah yaktığı sobaya döküp ateşi söndürdü. Sonra keçinin yanına gidip testiyi sütle doldurmaya başladı. Evde kalan bütün ekmekleri, tereyağını, bitmiş bal kavanozunu, kurtlanmış iki avuç fındığı ve sütü bir sepete koydu. Tanrıya layık değildi belki ama elinde kalan herşey bu kadardı. Keçisinin gözlerinden öptü ve ormanın içine doğru yola koyuldu.

Kuleye gitmeyeli uzun zaman olmuştu. O doğmadan önce inşa edilmiş kulenin tadilatında çalışmıştı yıllar önce. En son o zaman çıkmıştı kuleye. Herkesin iyileşmek, daha iyi yaşamak arzusuyla, ellerinde ikramlarla tırmandığı kuleye o ölmek için gidiyordu. Gök tanrı ile buluşacak, ona halini gösterecek ve ölümünü talep edecekti.

Gittikçe renkleri çekilen gecenin içinde ilerlerken bir zamanlar karanlıktan korktuğunu hatırladı. Sonra belinde bıçağı olmadan bu ormandan hiç geçmediğini. Ölmeyi azrulayan ve bekleyen biri olmanın ne kadar da rahatlatıcı bir şey olduğunu farketti sonra. Hiçbir şeyden korkmuyor, endişe etmiyordu.

Kuleye vardı bir saat sonra. Yön bulma kabileyetinin hala iyi olmasına sevindi. Onu son kez kullanmış olmayı ümit etti.

Kulenin dibinden başını yukarı kaldırdı. Tepesi görünmeyecek kadar uzundu kule. Küçük bir çocukken babasına sorduğu soru geldi aklına: “Neden bu kadar uzun baba?”. “Gök tanrıya yakın olmak için oğlum”. Genç bir adamken bile üç dört defa dinlenerek çıktığı yüzlerce basamağı çıkmaya başladı yavaş yavaş. Yukarı doğru çıktıkça yıldızlar ve ay ışıkla boyuyordu ahşap merdivenleri. Kuleye uzun zamandır kimse uğramamış gibiydi. Basamaklar çürümüştü ve kenarlara bırakılan sepetlerin içleri bomboştu.

Yükseldikçe rüzgarla savrulan zayıf bedeni ile daha da yapışıyordu salllanan ahşap trabzanlara. Koluna taktığı sepetin içindeki sütün yarısı çoktan dökülmüştü merdivenlere. Şimdiden gök tanrı ile konuşmaya başlamıştı bile: “Beni bu yoldan geri çevirme, bana acı”. Kulenin tepesine az kalmıştı. Aşağı baktı, ağaçlar siyah bir deniz gibi gözüküyordu. Gök gürledi birden. İrkilerek elindeki sepeti düşürdü. Sepet basamaklara çarpa çarpa aşağı düştü. Elleri boş kalmıştı adamın. “Affet tanrım!” dedi. O sırada yağmur başladı. Gök yarıldı birden sanki ve o yarıktan çıkan şimşek kulenin altına düştü. Kule aşağıdan yanmaya başladı. Alevler hızla yukarı doğru tırmanıyordu. Adam olduğu yere oturdu. On basamak kalmıştı tepeye ulaşmaya. Ama çıkmasına gerek kalmamıştı. Yüzünü göğe kaldırıp tebessüm etti: “Teşekkürler tanrım”.

Yorum bırakın