Bahçede kıyamet kopuyordu sanki. Çocuklar çığlık çığlığa sağa sola koşturuyordu. Üç gün boyunca yağan şiddetli karın ardından izin vermişlerdi bahçeye çıkıp oynamamıza. Bense kenarda oturmuş onları seyrediyordum. Arada kafama isabet eden kar toplarına sinirlensem bile görülmüş olmak hoşuma gidiyor, var olduğumu hatırlatıyordu bana. Yazık ki doğduğumdan beri varlığımı hep acı çekerek hissediyordum.
Yedi yaşında, asık suratlı ve uyumsuz bir oğlan çocuğunu kimse istemez sanıyordum. Karlar erimiş, kuşlar ötmeye başlamıştı. Ben o yüzden bahçede daha çok vakit geçirir olmuştum. Kuşlarla orada konuştuğumu duymuş analığım, “Ne tatlı çocuk” demiş. Oysa ben yalnızlıktan arkadaş olmuştum onlarla.
Ben onu farketmedim bile, müdüre hanımın yanına gitmiş doğruca, “Diğer çocukları görmeme gerek yok, ben onu istiyorum, o bahçedeki çocuğu” demiş. Tek başına geldi gitti birkaç kez, kocası çok çalışıyormuş, yalnızlıktan delirmek üzereymiş, onun da bir oğlu varmış ama kuş olmuş, cennete uçmuş. Şimdi ben onun oğlu olur muymuşum? “Bilmem” dedim, yok ben demedim hatırlıyorum, küçük omuzlarım dedi, hafifçe yukarı kalktı ikisi birden, sonra yük atar gibi indi aşağı.
Aldı evine götürdü beni kadın. Tertemiz yıkadı, saçlarımı kesti, taradı, safran kolonyası sürdü boynuma, saçlarıma, güzel kıyafetler giydirdi bana. Gözlerini hiç üzerimden ayırmıyordu, ama beni de görmüyordu. Kaybettiği ne varsa onu bende arıyordu; çocuğunu, anneliğini, kocasının ilgisini… Ben yiyordum ama doymuyordum, giyiniyordum ama üşüyordum, ellerimi hiç bırakmayan biri vardı ama yalnızdım…
Her sabah kutlu bir tören gibi beni alıp o eski ahşap dolabın önüne götürürdü. Kapak açıldığında naftalin kokusu sarardı odayı. Öğrenmiştim artık, ben yedi yaşındaydım ama o kıyafetler on yaşındaydı. Analığımın ölen oğlunun kıyafetlerini taşıyordum üzerimde. Her sabah başka birini hatırlatmak için gözlerimi açıyor, her gün bir cenaze töreni temsilinin baş oyuncusu oluyordum. Üzerimde taşıdığım kahverengi yün kazak, ekoseli pantolon, lacivert gömlek, kırmızı t-shirt de olsa farketmezdi, her biri beyaz bir kefendi, gidenin gidişini, dönmeyecek olanın saflığını temsil ediyordu.
Oysa ben büyüyordum, büyüdükçe kıyafetler küçülüyor, onun bende görmek istediği o masumiyet silikleşiyordu. Üvey babamın uzun süren iş seyahatlerinden döndüğü günlerden biriydi. Gece geç saatti. Odamın kapısını yavaşça açıp komodinimin üzerine yine büyük bir hediye paketi bıraktı. Uyumuyordum, odadan çıkacakken arkasından seslendim: “Baba, kıyafetlerim bana küçük geliyor artık.” Ertesi gün beni de iş yerine götürdü üvey babam. Birlikte alışveriş yapacağımızı sandım, bir baba ile nasıl vakit geçirilir, nasıl konuşulur düşünüp durdum yol boyu. Şirkete vardığımızda asistanlarından birine emanet etti beni, “Gardrobunu yeniliyoruz, ne lazımsa, neyi beğenirse alın” dedi.
O akşam taşıyabileceğinden çok fazla poşetle, ihtiyacından çok fazla kıyafete sahip ve mutsuzluğuna ümitsizlik de eklenmiş bir çocuk olarak girdim eve. Analığımın yüzüne baktım, sevgiyle baktığı kişinin aslında ben olmadığımı bilsem de bana yine öyle baksın istedim. Üzerimdeki yeni kıyafetleri görünce rengi soldu, gözlerinde kalan azıcık ışık da söndü, tek kelime etmeden odasına gitti. Ertesi gün, sonraki gün ve sonraki günler… Artık yemekleri odasında yiyor, oradan çıkınca yalnızca oğlunun eski odasına girip o ahşap dolabın önünde saatlerce vakit geçiriyordu. Bana bakmıyor, benimle konuşmuyor, yokmuşum gibi davranıyordu. Evin tüm işleriyle de, benimle de, onunla da hizmetçimiz ilgileniyordu.
Yıllar böyle geçti, analığımla ben, içimizde biriken çığlıklarla, o evde, yapayalnız… Ama o benden daha şanslıydı, oğlunun hayaletiyle paylaşıyordu en azından günlerini. Ben ölen annemle babamı hiç hatırlamıyordum bile. Bedenimle birlikte öfkem de büyümüştü, yıllarca bende başkasını gören, sonra beni hiç görmeyen analığıma, en çok da beni bırakıp giden öz annemle babama…
Ruhum, içimdeki küçük çocuğun içinde sıkışıp kalmıştı. Dişime uygun bir düşman seçmiştim kendime, tüm öfkemi üzerine boşaltabileceğim, yine de kimseye bir zarar vermeyeceğim, kötü bir çocuk olduğumu hissetmeyeceğim bir düşman; analığımın ölen oğlu. Bir sabah gözlerimi açtığımda kimse uyanmadan o eski odaya koştum. Mutfaktan aldığım uzun burunlu çakmak da elimdeydi. Naftalinler kıyafetlerin daha kolay tutuşmasını sağladı, iyice eskimiş ahşap dolap da çıtır çıtır yanıyordu. Hizmetçi koşup geldi önce dumana, çığlıklar atmaya başlayınca analığım da geldi. İlk defa o zaman bana baktı, beni gördü, öfkeyle, nefretle de bakıyor olsa görülmüş olmanın hazzını yaşıyordum. Ve işte yine var olduğumu acı çekerek duyumsuyordum.
