ŞİKAYET

Araçtan indirilen adamlardan birkaçı polisler tarafından karga tulumba karakola sokulurken içlerinden biri başı önünde sessizce içeri girdi. Polise mukavemet gösteren adamlar bağırdıkça ortalığa kesif bir anason kokusu yayılıyordu. Holdeki plastik sandalyelere oturtuldu her biri. Tahta olsa da kırıyordu sandalyeleri bu semtin belalı tipleri plastik olsa da. Ama en azından plastik daha ucuz diye komiser bu üçüncü sınıf çay bahçesi sandalyelerine geçiş yapmıştı.

İfadeleri alınmak üzere sırayla içeri çağırılıyorlardı. İşi biten nezarete götürülüyordu. Sarhoşlardan biri sessiz sakin oturan adama doğru hamle yapacakmış gibi oturduğu yerden yumruklarını savurup dururken kusuverdi ortalık yere. Lanet okuya okuya bir kova su ve paspasla koşarak geldi bir polis memuru. “Şişede durduğu gibi durmuyor tamam da birgün de helaya salıverin şu mereti yaa” diye söyleniyordu.

Nihayet sıra kendi kelimelerini sarhoşlara vermişçesine sükunetle oturan adama geldi. İçerideki memur sordu:

– Bu Allah’ın cezası ayyaşların her biri başka bir şey anlatıyor. Telef olan sizin dükkanınız. Siz ne diyorsunuz beyefendi?

– Benim bir şikayetim yok efendim.

– Ne demek şikayetim yok. Arkadaşlar görmüş, camı çerçeveyi indirmişler bakkalınızda. Sonra rafları devirmişler, talan etmişler dükkanı.

– Sorun değil efendim.

 -Siz bi anlatın hele, nasıl oldu bu olay.

– Efendim arkadaşlar epey alkollülerdi dükkanıma geldiklerinde. Benden de alkol istediler. Ben alkol satmıyorum çok şükür efendim. İçecek dolabını gösterdim, “Alkol yok ama buyrun istediğiniz başka bir şey varsa ikramım olsun” dedim. Pek keyiflendiler bu tavrıma lakin içtikleri meşrubattan sonra afedersiniz bunlar kafa yapmıyor diye sağı solu dağıtmaya başladılar.

– Ve siz buna rağmen şikayetçi değil misiniz?

– Değilim efendim. Kendileri haklıdırlar, meşrubatlarım aklı almaz baştan. Doğru söze ne denir.

– Beyefendi siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?

– Estağfirullah efendim. Lakin şikayet etmem ben. Dilerseniz onları salın beni tutuklayın.

Adamın bu tavrı karşısında sinirlenen komiser onun tavsiyesine uyarak  nezaretten sarhoşları salıp bu garip adamı tıktı içeri. Sabaha kadar kalınca aklı başına gelir diye düşündü.

Sabah karakola gelen komiserin ilk işi adamın yanına gitmek oldu. “Nasılsın bakalım, aklın başına geldi mi?” diye sordu adama. “Çok şükür iyiyim komiserim, bir sıkıntım yok” diye cevap verince sidikle rutubet kokusunun karıştığı bu soğuk beton delikte bir gece geçirdiği halde hala şikayet etmeyen bu adamın suratına dik dik bakarak “Peki neye sırıtıyorsun böyle?” diye sordu. Adam cevap verdi:

– Gece rüyamda babamı gördüm efendim. Pek uzun zaman oldu kendisini kaybedeli, bir hayli özlemiştim. Küçükken çok dayağını yedim rahmetlinin, ben ne zaman abimi ya da arkadaşlarımdan birini şikayet etsem “Ne kötü bir meziyet şikayet” diye tartaklardı beni. Rüyamda “Aferin” dedi bana babam, “Şikayet etmemekle iyi ettin” dedi.

YARIM BİR HAYAT

Bir gecede kimsesiz kalır mı insan? Kalırmış. Hayır, bir anda ortalığı yerle bir eden bir depremde kaybetmedim herkesi, ya da elim bir trafik kazası geçirmedi ailem. Annem öldü. Anılar biriktirmeme, bir ömür hatırlamama yetecek kadar yaşadı ve bir gecede öldü. Hastaymış meğer. Ben çocuk halimle yorgun sanırdım hep, çünkü öyle derdi ve ben inanırdım. Ondan bana kalan bir mirastı inanmak ve ben o gün bu gündür her şeye inanırım.

Annem öldükten sonra zaman durdu bizim evde. Üç hafta sürdü. Etrafımızda insanlar dört dönüyor, tencereler girip çıkıyor, ahlar vahlar yükseliyor ama zaman ilerlemiyordu. Üç hafta sonra babam kalktı oturduğu koltuktan. Annem olsa pırıl pırıl olacak kirli odalara girip çıktı. Bir büyük naylon poşete doldurdu bütün eşyalarımı. Ki bütün eşyalarım iki pantolon, iki gömlek, üç kat iç çamaşırı, birkaç incelmiş çorapla annemin aldığı plastik kamyondu. Bütün hayatım bir poşete sığmıştı ama ben babamın hayatına sığamıyordum.

Elimden tuttu, dışarı çıktık. Önceki tutuşları gibi değildi, canımı acıtacak kadar çok sıkıyordu elimi. “Çok seviyor beni de ondan” dedim kendi kendime, kendime de inandım. Küçük adımlarımla koşturuyordum babamın yanında, mahallemizden çıkmamıştım hiç o güne kadar. İstasyona vardık. Gişenin önünde durduk, babamın sesini en son o zaman duydum: “Erzurum’a bir bilet”. Dayım istasyonda oturmuş bizi bekliyordu, beni onunla köye gönderiyordu babam, anneannemle dedemin yanına.

Babamın bıraktığı kızarmış, terlemiş elimi dayım tutmadı, boşlukta kaldım. Babam biletimi uzattı, elime aldım. Hayatımda tuttuğum en ağır kağıt parçasıydı. Poşetimi dayım aldı. Trene bindik. Binerken vedalaşmadı babam benimle, sarılmadı, öpmedi, “Seni seviyorum oğlum, görüşürüz” demedi. Deseydi inanırdım, biliyorsunuz. Dayım beni cam kenarına oturttu, gittiğimden emin olmamı istiyordu galiba. Babam kompartımanın önünde duruyor, gökyüzüne bakıyordu.

Görevli gelip biletimi istedi. Uzattım adama bileti. Tırtıklı yerinden yarısını koparırken, tam o anda babam arkasını dönüp gitti. Elime geri tutuşturulan kağıt parçası yarım bir biletten çok fazlasıydı; yarım bir kalp, yarım bir çocukluk, yarım bir hayat…

İZ

Görünmez olmak mümkün mü? Etinle kemiğinle ortalarda dolanırken ve hatta bulunduğun konumda her yere girip çıkarken kimsenin varlığını çok da duyumsamaması…

Ben Necati, ilçemizin emniyet müdürlüğünde yıllarca çaycılık yaptım. Her gün onlarca defa girip çıktığım odalarda neler duydum, nelere şahitlik ettim… İşe başladıktan sonra hızla beyazlayan saçlarımı bile kimse fark etmedi. Yanımda konuşmaktan da çekinmediler hiç. Ya duyduklarımı anlamayacağımı düşündüler ya da anlatsam kimsenin bana inanmayacağını. Ne de olsa ben yarım akıllı çaycı Necati’ydim, üstelik o işe çok ihtiyacım vardı.

Bir gün büyük bir olay yaşandı ilçede. Öyle tuhaf bir olaydı ki, haftalarca süren soruşturma aşamasında gazeteciler, televizyoncular hatta yazarlar konuşlandı ilçenin tek dandik oteline. Hayatımda ilk defa birinin dikkatini çektim; gazetecilerden biri düştü peşime. Kaç defa ben bir şey bilmiyorum dedimse de onu ikna edemedim. Burada dönen her şeyden haberim olduğunu ama konuşmadığımı söylüyordu. Son görüşmemizde cebime oteldeki kapı numarasının yazılı olduğu kağıdı sıkıştırdı.

Basit ve sıradan hayatım alt üst olmuştu. Elbette bunun da kimse farkında değildi; hala her gün işe gidiyor, sessizce çayları dağıtıyor, akşamları eve dönüyordum. Uykunun tutmadığı bir gece yataktan kalkıp salona gittim. Pencerenin önündeki tekli koltuğa oturup perdeyi araladım. Geceyi izledim önce biraz, ne kadar benzediğimizi fark ettim; karanlık ve sessiz. Sonra sehpanın üzerindeki kitap dikkatimi çekti, liseye giden oğlumun okuduğu kitap; bir cinayet romanı.

Kalkıp lambayı yaktım, romanı elime alıp okumaya başladım. Sabah telefonumun alarmı çaldığında buz kesmiş çıplak ayaklarımı altıma sokuşturmaya çalışarak hala romanın başındaydım. Karım alarmı kapattı beş on saniye sonra. Merakla gelip ne yaptığımı anlamaya çalıştı. Peşinden okula gitmek için uyanan oğlum geldi salona. Bense onları kısa cevaplarla geçiştirirken kalan son on sayfayı bitirmenin derdindeydim. Karım her zamanki bilgiç sesiyle “İşe geç kalacaksın” dedi. “Biliyorum” dedim.

Roman bittiğinde kararımı vermiştim, gidip gazeteciyle konuşacaktım. Her şeyi bilen birini asla rahat bırakmayacaklarını anlamıştım romandaki hikayeden. Belki de oradaki kahramana özenmiştim. Zavallı bir çaycı olarak yaşamaktansa, onurla işten kovulan bir adam olmayı veya korkuyla doğup büyüdüğü yerden göç etmek zorunda kalmayı tercih ediyordum.

Banyoya gidip yüzümü yıkadım, küçük su damlalarının iz bıraktığı aynada ilk defa gözlerimin ta içine baktım, kan çanağına dönmüş gözlerime. “Benim bu dünyada bıraktığım izler bu kadar silik olmayacak” dedim kendime. Evden çıkıp otele gittim doğruca. Gazetecinin odasının kapısında durdum. Birkaç kez çaldım, açmadı. Aşağıya inip resepsiyondaki adama sordum, sabah erkenden ayrılmış otelden.

Sıradan hayatımla arama giren o gecenin ardından her şey kaldığı yerden devam edecekti. Sadece ben saatin farkında değildim. Tam bir saat gecikmiştim işe. O gün emniyete vardığımda ilk defa çay istemeden önce başka bir şey söylediler bana: “Neredesin Necati? Amirim çok kızdı, odasında bekliyor seni”.

DİLARA ORGANİZASYON

Yıllar sonra o mavi demir kapının önündeydi yine. Bu kez, ilk defa gecikmişti. Etrafta kimsecikler yoktu. Ama birileri omuzlarına çarpıp çarpıp yanından geçiyorlardı sanki. Kapının yanındaki kabinin içinden görevli seslenmeseydi kaç dakika daha ayakta yaprak gibi sallanacaktı Allah bilir. “Pilav gününe geldim” dedi. Başını hafifçe öne eğip buyur etti adam kadını. Eskiden altı lastik ayakkabılarının gıcırdadığı bahçede topukları tıkırdıyordu kadının. Bir an durdu, başını çevirip sağ taraftaki bahçe duvarına baktı gülümseyerek. Binbir zorlukla aştığı ilk sınırlardı onlar.

Öğretmenler odasında olacaktı buluşma. Oraya doğru yürümek zordu onun için. Lise yıllığındaki fotoğrafta alarm ışığı gibi parlayan sol kulağı geldi gözünün önüne; öğretmenler odasından hışımla çıkıp tam fotoğraf sandalyesine oturmadan önce öğretmenin çekip kızarttığı sol kulağı…

Okulun kapısından girmeden önce durup binaya baktı, kapısına, pencerelerine… Şimdi her şey küçük geliyordu gözlerine. “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyordu şarkıda, dünya kirlenirken küçülüyordu da demek ki…

İçeri girer girmez okulun zili çaldı, istemsizce mutlu oldu, gevşedi. Zilin yankılandığı boş koridorlardan geçerek öğretmenler odasına doğru yürüdü. Kapıyı açıp içeri girdi. Büyük oval masanın etrafında çoğu kadın yaklaşık yirmi kişi vardı. Kapının hemen yanındaki duvara sınıflardan getirilen sıralar yerleştirilmiş, üzerine çeşit çeşit kanepeler dizilmişti; pilavsız pilav günü… Duvara dayanmış küçük bir pankart: DİLARA ORGANİZASYON – EN MUTLU GÜNLERİNİZDE HEP YANINIZDA. “Dilara”nın, organizasyon firmasının sahibinin veya kızının adı olduğunu düşündü. O bunu düşünürken, oturup sohbete dalanlar hala onu fark etmemişti, masada oturacak yer de kalmamıştı. İkramlıkların yanındaki sandalyeye oturdu. Lise arkadaşlarını süzmeye başladı, hepsini tanıdı; gözler hiç değişmiyordu çünkü. Beş dakika sürdü o çapraz sohbet trafiğinin içinde fark edilmesi.

332 Aysel gördü ilk onu, ona doğru yaklaştı. Ayağa kalktı hemen kadın heyecanla, sarılacaklarını düşünerek bir adım attı. Aysel işaret parmağını ikramlıkların üzerinde gezdirerek “Bana karışık bir tabak hazırlar mısınız lütfen?” dedi. Onu tanımamıştı, onu organizasyon firmasının görevlisi sanmıştı. Oysa Dilara Organizasyon en mutlu günlerinde hiç de yanlarında değildi, mutlu bir gün de değildi zaten.

Aysel’in peşinden sırasıyla gelip tabak siparişlerini veren eski sınıf arkadaşlarının karşısında donakaldı. Onlar sohbetin ikinci kısmına geçtiklerinde başını aşağı eğdi; o gün için komşusundan alıp üçüncü sınıf kıyafetlerinin altına giydiği topuklu ayakkabılara baktı. “Olmadı demek ki” dedi sessizce. Ayakkabıları çıkarıp eline aldı daha hızlı uzaklaşabilmek için. Soğuk mermerlerin üzerinde çıplak ayaklarıyla yürüdüğü koridorda ergen bir kızın isyanı yankılandı: “Sana verdiğim kopya haram zıkkım olsun Aysel!”.

SÖYLEYEMEDİKLERİM

“Neyiniz var?” diye sordu doktor bana. “Söyleyemediklerim var” dedim. Sonra şişmiş ve kurumuş boğazımın arasından çıkan çatlak sesimle anlatmaya başladım.

“Söylemek isteyip söyleyemediğim çok şey olduğunu farkettim bir gün doktor hanım. Sesimi, nefesimi sanki kiraya vermiştim de yıllardır başkaları kullanıyordu. Ne istediğimden, ne hissettiğimden kimseye bahsetmediğimi anladım. Ama konuşmam ne mümkün. Pas tutmuş bir kere makine, silsen, paklasan, fişe taksan da çalışmaz. Ama susmak da mümkün değildi artık. Yazmaya karar verdim ben de. Ara sıra imza atmam için elime verilen kalemleri saymazsak orta ikide okuldan alındıktan sonra ilk kez yazmak için başbaşa kalmıştım kalemle.

İlk okul birinci sınıfa gidiyor oğlum, o uyuduktan sonra odasına gidip gizlice aldım tepesindeki yayın ucunda palyaço figürü olan kurşun kalemi. Defterin ortasından da iki yaprak kopardım. Bir tarafı kalkan zımbayı bastırdım parmağımla. Kağıtla kalemi alıp mutfağa geçtim. Masanın üzerine koydum ikisini de. Kalemin tepesindeki palyaço sırıtarak bana bakıyordu. Öylece bekledim birkaç dakika. Sonra aldım kalemi elime. Yıllardır söyleyemediğim ne kadar şey varsa hepsini yazdım bir çırpıda bozuk yazımla. Öylesine planlanmış bir mektupmuş ki, içimde bunca satırla gezdiğimi mektubumu karşımda görene kadar hiç farketmemişim doktor hanım. Eşime yazmıştım bütün bunları. Oysa tek muhatabımın o olmadığını biliyordum. Artık yüzlerini, seslerini bile unuttuğum annemle babamın hakkıydı bu cümleleri okumak belki. Ama yanımda olsalardı da bu mümkün olmayacaktı, ne onlar okuma yazma bilirdi ne ben konuşabilirdim.

Mektubu ikiye katladım. Masanın üzerine bıraktım. Eşim sabah kalktığında mutfağa gidip kahvaltı hazırlar kendine, mektubu görür, okur diye bekledim. Sabah oldu, o yataktan kalkarken ben de uyandım. Gözlerim kapalı sessizce bekledim, mektubumu okusun, yanıma gelsin, içimdeki beni görsün diye bekledim. Yarım saat sonra evin kapısı kapandı, çıktı gitti. Ben fırladım yataktan, mutfağa gittim. Mektup yoktu masanın üzerinde, yanına mı aldı acaba diye düşündüm. Sonra mutfak tezgahının üzerindeki dağınıklığı fark ettim. Bıçakla kesilmiş yarım ekmek, domates ve haşlanmış yumurta kabukları, zeytin çekirdekleri. Mektubumsa bu çöplerin altındaydı. Yazısız olan temiz kısmı üstteydi. Söyleyemediklerim domates suyu ile ıslanmış, içteki yazı üst taraftan görünür olmuştu. ‘Acı çekiyorum’ yazıyordu orada. Tam domates kabuğunun yanında, açık pembe ve tersten: muroyikeç ıcA”

PİYANİST

Kulisten gizlice seyircilere baktı. Tam da hayal ettiği gibi, büyük salon seçkin izleyicilerle tamamen dolmuştu. Hayatı sahnelerde geçmişti ama her seferinde ilk kez çıkacakmış gibi heyecanlanmaktan kendini alamıyordu. Sahnede ışıl ışıl parlayan piyanosuna baktı. O çıkıp da tuşlarına dokunana kadar gecenin yıldızı piyanosu olurdu. Parmakları hareket etmeye başladıktan sonra ise şaşkınlık ve hayranlığın ele geçirdiği izleyicilerin çıkardıkları nidalar, ıslıklar, alkışlar resitalini sekteye uğratacak kadar abartılı hallere bürünürdü.

Odasına gidip aynaya yaklaştı, gözlerinin içine baktı ve gülümsedi. “Hoşçakal” dedi, ağır adımlarla yürüyerek sahneye çıktı. Alkışlara karşılık vermek için üst bedenini hafifçe öne eğerek izleyicileri selamladı. Bedenini kaldırmakta ne kadar geciktiği kimsenin dikkatini çekmedi. O bir dakika boyunca yaşadığı acı ve korku ile alkışları bile duymamıştı, sadece tekrar doğrulabilmek için dua ediyordu.

Nihayet başını kaldırıp dimdik durdu. Piyanosuna doğru yürüdü, tabureye oturdu. Sahnenin kokusunu içine çekerek gözlerini kapadı, ellerini tuşlara yerleştirdi ve başladı. Her zamanki gibi mükemmeldi. Ama eğer yaşadığı acıya teslim olursa bu son resitalindeki fiyasko ile hatırlayacaktı herkes onu. Kaslarına hükmedebilmek için beyninin tüm kıvrımlarını seferber etmişti. Bu geceden sonra varolan gücünü kullanabileceği başka bir imkanı olmayacağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden kanının son damlasına kadar savaşmaya kararlıydı. Ağaçlar ayakta ölürdü, sanatçılar sahnede…

Sağa sola yalpalamalarını, başını eğişlerini, dizlerini titretmelerini, kırmızıdan mora dönen tenini onu ilk kez izleyenler sahne transına bağlıyor, defalarca izleyip her halini ezbere bilenler ise bir şeylerin ters gittiğini anlıyordu.

Koca bir salon dolusu insan, kendinden geçmiş bir şekilde bir piyanistin son dakikalarını izliyorlardı. Piyanist ise ne yaptığını çok iyi biliyordu. Son parçaya geçmeden önce taburesinden kalkmadan seyircilere doğru çevirdi başını ve “Bu son parçamı 15 Nisan 1912’de Kuzey Atlantik denizinde hiç unutulmayacak bir konserle sulara gömülen Titanic müzisyenlerine armağan ediyorum” dedi.

O, çalmaktan vazgeçtiği zaman kendinden vazgeçmiş olacaktı, kendinden vazgeçtiğinde ise ölürdü. Yaşarken ölmek yerine ölürken yaşamayı tercih etmişti.

TREN GARINDA

Öykü boyunca beni takip edeceksin. Dikkatin dağılmazsa belki bir noktada beni yakalayacaksın. Bu çok da umurumda değil açıkçası. Beni dinlemeni arzu ediyorum sadece ve tren garını hissetmeni…

Mevsimlerden sonbahar, aylardan Ekim. Sabah oluyor. Kimileri yakalarını enselerine kaldırmış, kimileri boynuna bir şal dolamış, kimileri rüzgara teslim olmuş direnmeden… Ayaz bana dokunmuyor, sarsmasın yeter. Küçük kuşları sarsıyor ama rüzgar, bir tanesi bana doğru yaklaşıp tepeme konuyor. İncecik ayaklarının titreyen sıcağı ile ısınıyorum. Başucumda cıvıldıyor birkaç kez, sonra dönüp dönüp bize yönelen bakışlardan ürkerek uçuyor.

İlk tren geliyor uzaktan. Siren sesini duyanlar içeriden çıkıyor ellerinde valizleriyle. Bu sabah kimse kimseyi uğurlamıyor, herkes yalnız, tıpkı benim gibi… İlk tren gittikten sonra etraf duruluyor, ben yine garda her zamanki yerimde bekliyorum, bir saniye bile hareketsiz durmadan, ama yerimde… Simitçi geliyor önce, sıcak simitlerin kokusu daha çabuk yayılıyor. Gara gelen yolcuların canı simit çekiyor, elle bölünen simitlerin çıtırtılarını duyuyorum. Kediler geliyor bir şeyler yiyenleri görünce, onlar üçgen peynirlere sulanıyor en acıklı miyavlamalarıyla. Gar, gizli bir sokak orkestrası gibi şimdi.

Koşturarak biri giriyor perona orta kapıdan. Trenin arkasından bakıyor nefes nefese. Sonra görevliye bağırıyor uzaktan, “Tren geçti mi?” diye. Görevli eliyle “ohooo” işareti yapıyor. Adam dönüp ters ters bana bakıyor kaşlarını çatarak, sanki yoluna ben taş koymuşum gibi. Adamı incelemeye başlıyorum sonra. Peronda pek kimse olmadığında bu oyunu oynarım hep. Karşımda böyle duygularını saça saça volta atan biri varsa işim daha da kolaylaşır. “Kırk beş yaşlarında, işçi, insanlara hizmet verilen bir iş yerinde çalıştığı için sinirleri yıpranmış, ama karakterinde de biraz asabiyet var, evli, karısını sevmiyor, üç çocuğu var, başka şehirde bulduğu bir iş için garda, bir sonraki tren gelene kadar karısıyla aynı şehirde iki saat daha nefes alacağı için şuan çok gergin.”

İncecik bir yağmur başlıyor, saçakların altında toplanıyor herkes, istemeden de olsa şimdi hepsi ortak bir derdi olan küçük bir topluluğa dönüştü. Birbirlerine laf atmaya başladılar bile; “Sabah iyi görünüyordu hava”, “Birden bastırdı mübarek”, “Siz nereye?”, “Yok ben ilk defa bu trenle yolculuk yapacağım”, “Hanım kızım sen yalnız mı çıktın seyahate?”, “Muhabbetiniz de hoşmuş, içeride bir çay içelim mi tren gelene kadar?”… Konuştuklarını duyuyorum ama cama vuran damlalardan garı detaylı göremiyorum şuan.

Akşama kadar şiddetlenerek devam etti yağmur. Tren garı insanları hep bildiğimiz, hep gördüğümüz gibi; telaşlı, kaygılı, üzgün… Hava iyice karardı, yediyi kırk beş geçiyorum. Benden bugünlük bu kadar.

BAŞROL OYUNCUSU

Karşısında çatallaşan yollara baktı adam, film setininki hangisiydi hatırlamaya çalıştı. Üç haftadır gidip geldiği yolu unutmuştu. Demans başlangıcı demişti doktor ama her şey çok hızlı ilerliyordu, bu yolun başlangıcında değil de ortalarında gibi hissediyordu kendini. “Bir soru soracaktım böyle zamanlarda kendime, neydi?” diye düşündü bir müddet, sonra hatırladı: “Adın ne?”. “Adım Aziz Gürdal. En ünlü yönetmenlerin ses getiren filmlerinin başrol oyuncusuyum.”

Sağdaki yolu hatırladı, telaşlı adımlarla yürümeye başladı. Yol üstündeki bahçelerden dışarı sarkan yaseminlerin kokusu berbat etti yine her şeyi; çocukken bahçeleri hep böyle kokardı. Aziz şimdi beş yaşında bir çocuk olmuştu. Yine nerede olduğunu unutunca da kaldırımın kenarına çöküp ağlamaya başladı, “Anneee!”. Oradan geçen figüranlardan biri tanıdı onu, “Aziz Bey?! Neyiniz var? Kalkın, set hemen ileride, birlikte yürüyelim”. Genç adam Aziz’in koluna girdi, ağlamayı kesmiş sakince yürüyor, bir yandan da anlamsız cümleleri peş peşe sıralıyordu. “İyi misiniz Aziz Bey?” dedi figüran. “İyiyim iyiyim, bugün çok sahnem var, ezber etmeye çalışıyorum” dedi Aziz.

Sete vardıklarında Aziz adamın kolundan çıkıp çekim yapılan köşkün üst katına çıktı hemen. Köşedeki odanın sıkışmış kapısını açmaya çalıştı bir müddet. Açmayı başarmıştı ama yorgun düşmüştü. Başını geriye bile çevirmeden olduğu yerden bağırdı: “Çaycııı, bana bir ıhlamur getir!”. Birkaç dakika kapının yanındaki duvara dayanıp bekledi, gelen giden yoktu. Sinirlenerek eski tuvalet masasının önündeki sandalyeye oturdu. Şaşkınlıkla aynaya bakarken kollarını dayadığı masayı farketti, toz içindeydi. Siyah gömleği rezil olmuştu, onunla oynaması mümkün değildi. Bir kez daha bağırdı: “Kostümcü, çabuk buraya gel!”.

Aynaya bakmaya devam etti. “Merhaba efendim, tanışıyor muyuz?” dedi gülümseyerek. Çantasından pudrayı çıkardı. Kapağını açtığında kırık dökük pudranın parçaları pantolununu pisletti bu sefer. Daha güçlü bağırdı: “Kostümcüüüüü!”. Pudranın simsiyah olmuş süngerini aldı eline, kirli sakallarının gelişigüzel dağıldığı yüzünde gezdirdi süngeri. Bir pandomim sanatçısını andırıyordu bu haliyle. Elini cebine sokup bir kağıt çıkarttı, senaryonun yazılı olduğu kağıdı. Kat izlerinden silinmişti yazı, okuyamadı oynayacağı sahnenin metnini. “Genç ve kabiliyetliyim, doğaçlama ile kotarırım ben” dedi gururla.

Sonra odanın kapısı sert bir şekilde kapatıldı ve üzerine kilitlendi. Aziz panikledi, önce ayağa fırladı sonra yere çöktü. Oda yavaş yavaş küçülmeye başladı. Duvarlar üstüne üstüne geliyor, ruhuna dolanmış bir kemerin kancası her saniye bir delik ileri atılıyor, sıktıkça sıkıyordu. Aziz “Çıkarın beni buradan!” diye bağırıyordu. Yerde can çekişir gibi titrerken, tozlu ahşap zemindeki ayak izlerini gördü. Odanın her yerinde gezdirdi gözlerini, başka kimse yoktu. “Benim mi bu koca ayaklar?!” dedi kendi kendine. Ellerini getirdi gözlerinin hizasına, onlar sadece kocaman değil, lekeli ve buruşuklardı da.

“Hatırla! Hatırla! Bir soru soracaktım böyle zamanlarda kendime, neydi?” diye düşündü, “Hah; Adın ne?”. “Adım Aziz Gürdal. En ünlü yönetmenlerin ses getiren filmlerinin başrol oyuncusuyum.” Öfkeyle ayağa kalktı sonra, kapıyı yumruklamaya başladı kabullendiği kocaman yaşlı elleriyle: “Açın şu kapıyı, sahnem var, açın, ben koskaca Aziz Gürdal’ım, yaramaz bir çocuk muamelesi yapamazsınız bana!”

Ne gelen vardı ne giden. Sustu.

– Sustu abi, başlayalım hadi.

– İyi de her gün bunu mu çekeceğiz biz yahu!

– Tamam, bir çaresine bakacağız. Biraz daha idare edelim. Hasta adamcağız, kendini hala oyuncu sanıyor.

– Yok mu bir yakını, gelsin alsın.

– Yok abi, hiçbir yakını yok sanırım, ulaşamadık kimseye.

– İyi peki peki, toparla ekibi hadi.

– Arkadaşlar üç dakika sonra kayda geçiyoruuuz!

Aziz konuşulanları duydu. Bu filmde bir rolü olmadığını biliyordu. Bu, unutmak istediği değil, inanmak istemediği bir gerçekti sadece. Kendi hikayesinin son bulmasını istedi o an. Pencereye doğru yürüdü, açıp atlamaya karar verdi. Açtı, aşağı baktı. Köşkün bahçesinde ekili yaseminlerin kokusu geldi burnuna. Pencerenin önünde çöktü, dudaklarını bükerek; “Anneeee!”.  

KARANLIK KORKUSU

Ağzına oltanın çengeli takılı balığı sudan çıkardığınızda nasıl da çırpınır değil mi? İşte ben de öyle çırpınıyorum yıllardır. Hayat gailesi sandı herkes bu halimi, oysa benim de ruhumda bir çengel takılıydı; karanlıktan korkuyordum. İpek böceğinin kendi etrafına koza örmesi gibi görünmez bir karanlıkla çevreledim etrafımı, üstelik o kozadan hiç kelebek olup çıkamadım.

Gün, akşam olup da güneş battığında beni terk edip gidecek geçici bir misafirdi. Gündüzleri dram, geceleri korku filmiydi hayatım. Elektrik iyi ki icat olmuştu, ama her mekanı sönmeksizin aydınlatmıyordu hiçbir icat. Gün oluyordu akşam eve dönerken sokak lambaları bozulmuş bir sokaktan geçiyordum veya evde ışıl ışıl odamda otururken elektrikler aniden kesiliveriyordu. Böyle zamanlarda karanlıkta kaldığım o birkaç dakikada saçlarımdaki beyaz teller artardı.

Karanlık ben kaçtıkça kovalayan muzur bir sokak köpeği gibiydi. Dursam dişlerini etime geçirecekmiş gibi. Oysa sadece oyun oynamak isterler değil mi? Karanlığın da benden istediği ruhumdan, canımdan başka bir şeydir belki. Durup dinlesem, ona teslim olsam diye çok karar verdim ama başaramadım. Sonunda canımı acıtarak beni teslim alacağını bilseydim ne pahasına olursa olsun beyaz bayrak sallardım ona. Her şey için çok geç olmasaydı eğer…

Günün en tatsız saatleriydi. Pencere önlerinden uzak durarak geceyi yok saydığım sıradan bir gün. Evin bütün odalarını kontrol ettim yatmadan, banyo, tuvalet, mutfak, bütün ışıklar yanıyordu. Yatağıma doğru giderken rahmetli babamın sesi çınladı yine kulaklarımda “Saray gibi yakmışşınız yine bütün ışıkları!”. Yatağa girdim. Gözlerimi kapamadım yine, göz kapaklarımın benden habersiz, usulca aşağı inmelerini bekliyordum.

Uyumuşum. Gece yarısı korkunç bir rüya gördüm. Bunu anlatmadım kimseye, size de anlatamam, gerçekleşmesinden korkuyorum. Evet, karanlık korkumdan sonra yeni edindiğim korku bu, kötü rüyalarımın gerçekleşmesi. Konumuz bu değil ama. İşte o rüya uyandırdı beni. Gözlerimi açtım ama ev zifiri karanlıktı. Elektrikler kesildi heralde dedim, elimi komodinin üzerindeki fenere attım. Düğmesine bastım ama çalışmadı. Aynı filmlerdeki gibi, bütün aksilikler üst üste gelmeye başladı dedim. Kalp atışlarım da nefes alış verişim de hızlanmıştı. Mutfağa doğru gittim. Korkuyla o kadar hızla gitmiştim ki o yolu, insanın isteyince kör karanlıkta, onca eşyanın içinde hiçbir yere çarpmadan yolunu bulabileceğini o gece farkettim.

Ocağın yanında bir kutu kibrit olacaktı. Kutuyu aldım elime, içinden bir kibrit çöpü çıkardım, onu çakmadan önce içimdeki çocuğu az sonra yanacak kibritin kokusunu içine çekmek için sabırsızlanırken yakaladım. Hep öyle kalmayı ne çok isterdim… Kibriti çaktım, alevin ahşabı çatırdatan sesi geldi kulaklarıma, ama hala karanlıktı. Sonra parmaklarıma doğru inen ateş yaktı tenimi. Üfledim gayriihtiyari. Neler olduğunu anlayamamıştım. Bir kibrit daha çıkardım. Yine çaktım. Aynı sahneler. Bir kibrit daha. Yine yine yine karanlık.

Uykumda yakalayıp çoktan ele geçirmiş meğer beni karanlık. O gece kör olmuşum. Şimdi yalnız ruhuma değil, bedenime de sahip zalim bir diktatör gibi eli hep ensemde. Ne öldürüyor, ne yaşatıyor.

MABED

Mutfağın lamba düğmesine basıldı, tık. Dolabın kapısı açılacaktı, sonra kapatılacaktı, tık. Sonra çakmağın sesi, çat çat. Karısı mutfaktan elinde mumla çıktı yine. Günün son seremonisi. Ayaklarını sürüyerek arka odaya doğru ilerledi kadın. Kocası sesini çıkarmadı. Cinnetle sükunet arasında bir yerdeydi adam; çaresizliğin çıkılmaz sokağında, sakince oturuyordu koltukta.

Kadın kapıyı açtı, gıcırt. Sonra kapattı, tak. Odanın ışığını yakmazdı hiç, mumla girerdi odaya; uzak kalamadığı ama her şeyi detayıyla görmeye tahammül edemediği odaya. Yorgun parmaklarıyla odadaki tüm eşyaları sıvazlayacaktı az sonra. Sonra içeriden ince bir inleme sesi duyulacaktı. Kutsal bir ayinde yakarışların doruk noktaya ulaştığı anlardaki sızının sesi gibi…

Adam elindeki kitabı yine de bırakmazdı o anlarda, gözlerini satırlarda gezdirmeye devam ederdi. Beş on dakika sonra sayfanın sonuna nasıl geldiğini anlayamaz, okuduklarını hatırlayamaz, başa geri dönerdi. Öyle zamanlarda öfkesi daha da artar, göz bebekleri büyürdü. Kadınsa odadaki küçük yatakta çoktan sızmış olurdu. Adam kalktığında sabaha kadar salona geri dönmeyeceğini bilse de kitabı kapatmadan koltuğun üzerine ters bırakır, gelince devam ederim diye düşünürdü.

Odanın kapısını açmadan önce kapının penceresinden birkaç saniye içeride titreyen mum ışığını izlerdi adam. Kapıyı açardı sonra, hangi açıyla açıldığında gıcırdadığını bilir, tam oraya geldiğinde dururdu. Bedenini yan çevirir, aralık kapıdan kadının mabedine girerdi. İçerisi odanın dört bir köşesine dizili eskimiş ve sararmış plastik oyuncak kokardı. “Sağlığa zararlı” derdi adam kendi kendine, “Plastik sağlığa zararlı”. Kadın yatakta, iki büklüm uzandığı yerde kıpırdamadan yatardı. Göğüs kafesi bile inip kalkmazdı neredeyse. Adam her seferinde nefesini kontrol ederdi. Rahatladıktan sonra kadının üzerini örter, mumu üflerdi. Sönen fitilin keskin kokusu adamı biraz daha kendine getirir, kadını daha derin bir uykuya daldırırdı.