DAVETSİZ MİSAFİR

İkindi vaktiydi. Dışarıdaki işlerimi bitirmiş eve dönüyordum. Sokakta güneşin gölgede bıraktığı yerleri takip edip yürürken, oradan oraya zıplayarak oyun oynayan bir çocuktan farksız görünüyor olmalıydım. Ama benim güneşle oyun oynayacak halim yoktu. Arkamda biri beni takip ediyordu. “Emin misin? Senin gibi sıradan birini kim, neden takip etsin ki?” diyebilirsiniz. Ama işte tam da bu yüzden dikkatimi çekmişti o garip adam. Gölgemin yanından ayrılmayan gölgesi, ne zaman bırakacaktı peşimi?!

Ilık ılık esen rüzgar enseme düşen dalgalı saçlarımı okşadıkça arkamda adamın nefesini hissetmiş gibi irkiliyordum. Arada sol elimle saçlarımı düzeltiyormuş gibi yapıp parmağımdaki alyansı gösteriyordum adama. Henüz üç ay önce parmağıma taktığım, varlığına hala alışamadığım alyansa sığınıyordum.

Hırsız mı acaba diye düşünürken çantamı önüme doğru çektim. Ama aslında birden üzerime çullanırsa onu hemen teslim etmeye karar vermiştim bile. Cana gelmesin de mala gelsindi.

Eve yaklaşmıştık. O hala arkamdaydı. Mahalleyi görünce belki geri döner diye düşündüm, ama nafile. “Gecekondu mahallesinde yaşayan bir kadının cüzdanından da evinden de sana ne hayır gelir be adam!” diye isyan edesim geldi. Sonra sustum, nedense adamın kararlılığı bende saygı uyandırdı. Bizim evin kapısının önüne gelince elimdeki market poşetini yere bıraktım. Çantamdan anahtarı çıkardım, kilide sokup çevirdim. Poşeti yeniden elime aldım, ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Sonra ayakkabıları içeri almak için geri döndüm ki karşımda dikilmiş bana bakıyor.

O an nasıl oldu, neden oldu bilmiyorum; ben kapıyı ardına kadar açıp bekledim, o da içeri girip oturma odasına geçti. Bu güne kadar bu evin keskin rutubet kokusunu alıp da sözleri veya mimikleriyle tepki göstermeyen tek kişiydi bu davetsiz gelen misafir. Odaya geçip karşısındaki koltuğa oturdum ben de. Titremem geçmişti, berrak bir bakışla görebiliyordum şimdi onu. Nasıl da munis bir hali vardı, yüzünün her bir uzvu tebessüm ediyordu sanki.

Hırsız olsa çoktan alacağını alıp gitmişti, ırz düşmanı olsa işe girişmiş olurdu. Düşmanımız yoktu, böyle bir tanıdığımız da… Bende de bir haller vardı. Kapıya kadar geldi diye sorgusuz sualsiz adam alınır mıydı içeri? Hadi aldım, hoş geldiniz, kimsiniz, ne istersiniz diye sorulmaz mıydı? Hiç olmadı mutfağa gidip bir çay koyulmaz mıydı? Tanıdık biriyse gelinliğime laf gelecek diye geçirdim içimden kaygıyla.

“Bu küçük kaygılardan az sonra sonsuza kadar kurtulacaksın kızım” dedi yumuşacık sesiyle. Sesini kulaklarımla değil kalbimle duydum sanki. Ermişlere mi karıştım yoksa diye korkuyla sevinç arası gidip gelirken, vücudumun hafiflediğini hissettim. Davetsiz misafirim Azrail’di. Karşımdaki koltukta oturmuş ruhumu usulca çekip alıyordu bedenimden. Hani böyle olmazdı bu işler? Cennete gideceksek gül getirip koklatırlardı, cehenneme gideceksek zebani gibi gelirlerdi. İnsan eve gelen yabancı bir adam hırsız olsun, manyak olsun ister mi, ben o an bunları istedim, Azrail olmasın da kim olursa olsun.

Gençtim, inanmak istemedim öldüğüme. Dönüp de film izler gibi göğüs kafesi inip kalkmadan put gibi koltukta yatan cesedimi izlemiyor olsam hiç de inanmazdım ya… Ben öldüm.

KIZIL GEYİK

Tek başına dağlara kaçmanın bahanesiydi av onun için. Yumuşak kalbinin üzerine çektiği bir perdeydi sırtında taşıdığı tüfek. Çizmelerini giyip, av için kuşandı mı öyle heybetli görünürdü ki, onu gören hayvanların kendi rızalarıyla canını teslim edeceğini düşünürdünüz. Ama o her zaman avdan eli boş dönerdi. Çünkü her gece rüyasında gördüğü kızıl geyiğin peşindeydi. Ardına düşüp yaklaştıkça karşı yamaçta beliren, dağlara çarpa çarpa yankılanan acı dolu sesiyle sanki onu çağıran, sağ boynuzu kırık kızıl geyiğin…

Kimseye bahsetmemişti ondan. Ne diyecekti ki? “Kaderim rüyamda gördüğüm bir kızıl geyiğin ardındadır, ben her gün onu aramaya giderim dağlara” mı diyecekti? Deli demelerinden korkmazdı da sırrını aşikar ederse geyiği sonsuza kadar kaybetmekten korkardı.

İlk cemrelerin düştüğü, dağlarda karların erimeye başladığı günlerden birinde yine ormanda kızıl geyiğin hayalinin peşinde buldu kendini. Çizmelerini her adımda sakız gibi tutan ıslak toprağa bata çıka yürüyordu. Kuşlar o gün bir başka ötüyordu. Bir tanesi vardı ki onun önünde uçuşup daldan dala konuyor, sanki ona yol gösteriyordu. Kuşu takip etmeye başladı. Bir müddet sonra sesi kesildi hayvanın, ağacın dalları arasından gökyüzüne doğru yükseldi. Başını kaldırıp ardından bakakalan adam ileride otların arasında bir hışırtı duydu. Başını indirdiğinde tek boynuzlu kızıl geyik ile göz göze geldi.

Geyiğin kalbi ile onun kalbi aynı ritimle, birlikte atıyordu. Yüz metre mesafeye rağmen birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı. Geyik arkasını dönüp yürümeye başladı. O da tüfeğini eline alıp peşine düştü. Dakikalar sonra arkasından bir ses ona “Dur!” diye bağırdı. Ama o geyiğe kilitlenmiş şekilde yürüyordu. Arkasındaki ses daha kuvvetli bağırdı “İndir tüfeğini!” Geyiğin kalp atışından başka ses duymuyordu. Ta ki sesi ormandaki kuşları bir ağızdan avaz avaz kaçıran silahtan çıkan kurşun sırtına isabet edene dek. Önündeki sulu karın üzerine yüz üstü yığıldı. Kızıl geyik onu vuran adamdan önce yanına varıp sıcacık, yumuşak yanağını onun yanağına koydu af diler gibi. Sonra tıpkı rüyasındaki gibi acı acı bağırarak uzaklaştı.

Ertesi gün gazete sayfalarında bir zalimin talihsiz ölüm haberi olarak yer almıştı: “Kahramanmaraş’ta nesli tükenmekte olan kızıl geyiklerden birini öldürmek üzereyken yakalanan bir avcı, yetkililerin dur ihtarlarına uymayınca bacağına nişan alınan kurşunun sırtına isabet etmesi sonucu hayatını kaybetti.”

BRİYANTİN

Yanından geçen adamla omuzları çarpıştı. “Önüne baksana lan, öküz!” diye bağırdı adam ona. Dönüp bakmadı bile arkasına. Kendi duyacağı bir sesle “Öküz değilim ben, sadece aptalın tekiyim” dedi yürümeye devam ederken.

Dakikalar önce ayrıldığı pastaneden çıkarken yarım aklının birazını da orada bırakmıştı. “Kalkalım mı artık?” diyen kadına cevaben, hayatı boyunca kullanmayıp biriktirdiği küçük cesaret kırıntılarını döküvermişti ağzından: “Olur tabi, ben sizi ararım yine buluşmak için”. “Aramayın” demişti kadın. O koca dilim pastayı bitirmişti oysa, ama aramayın demişti.

Kadının onu neden beğenmediğini düşünüyordu. İki haftadır bu buluşmaya hazırlanıyordu; günlerdir göbeği biraz olsun küçülsün diye doğru düzgün bir şey yememişti, kadınları etkileme sanatı ile ilgili iki kitap bitirmişti, taptaze bir gül buketiyle gitmişti buluşmaya ve gitmeden önce berbere uğrayıp saçlarına şekil verdirtmişti. Olduğu yerde durdu aniden, başını çevirip yanındaki dükkanın camından yansıyan görüntüsüne baktı; yağlı, şakaklarına doğru yapıştırılmış, onu olduğundan daha da zavallı gösteren saçlarına… “Saçlarım!” dedi, “Felaket!”.

Adımları hızlandı, berbere doğru gidiyordu öfkeyle. Briyantinin kokusunu aldıkça daha da sinirleniyordu. İnsan hep bir düşman arar kendine, bugün onun düşmanı mahallenin berberiydi. Saçlarını yaparken ettikleri sohbet geldi aklına. Söylemişti ona bir kadınla buluşacağını. Başka şeyler de anlatmıştı, belki de tüm detayları. Nasıl da konuşturmuştu onu “Deyyus!”

Kırk beş yıldır ilk defa gitmişti berbere, hep annesi evde kesmişti saçlarını. Bunu da söylemiş miydi yoksa berbere? “Allah kahretsin!”. Terledikçe kravatının düğümünü gevşetip durdu yol boyu. En sonunda çıkarıp buruşturdu damarları şişmiş elleriyle, ceketinin cebine sokuşturmaya çalıştı. Sığmayınca cebindeki küçük kolonya şişesini çıkardı. Varmıştı berbere. Kapının önünde askılığa dizilmiş havlulara elindeki kolonyayı boşalttı. Çakmağını yakıp attı havluların üzerine. Dükkanın önü bir anda alev aldı. Önce limon koktu ortalık, sonra is.

Koşarak eve giderken annesinin sorusuna vereceği cevabı düşünüyordu bir yandan. “Bu yaptığın hiç doğru değil evladım. Sen seç cezanı, yarın akşama kadar yemek yemeyeceksin veya odandan dışarı çıkmayacaksın”. “Odama kilitle beni anne, polisler gelirse de açma kapıyı. Hatta kapıyı bir daha hiç açma…”

KIZIL BİR NOKTA

Sen, hey! Sana diyorum! Duymazsın tabi, işine gelmeyince duymazsın, görmezsin. Yarın öbür gün mikrofon uzatıp benimle ilgili soru sorduklarında kocaman laflar edeceksin ama hakkımda, biliyorum. Hoş, senin bu savsak halinle o günleri görebilecek miyiz emin değilim. Yüzüm yok hala benim yahu! Geçen sayfada aynanın önünden geçerken dönüp baktım, kendimi göremedim ben! Üzerinde kalem oynattığın şey roman roman, betimleme yapmak zorundasın. Boyum posum, kaşım gözüm, ağzım burnum nasıl bir yazıversene. Neymiş efendim, sancı çekiyormuş, yazar sancısı. Peh! Ben senin çocuğun değilim tamam mı! Bu tumturaklı lafları entellere özendiğin için söylemiyorsan adam değilim. Sahi bir de o var değil mi, adam mıyım kadın mı? İlk sayfadan beri kederlerden kederlere gark ettirdin beni, bir sevdiğim varmış, kavuşamamışım. Ailemi, sülalemi, yedi ceddimin hikayesini de sıkıştırdın o araya da cinsiyetimi yazamadın hala. İsmimi de koymuşsun Hikmet, çöz çözebilirsen…

Bak, bu hikayenin sonunda ağlayan ben olmak istemiyorum. Sevdiğim, kavuşamadığım kişiye rastladığım sayfadan sonra yine yan karakterlerden birinin ruh haline dalıverdin. Kaç sayfa öteden sesleniyorum günlerdir sana, duymuyorsun. Madem sevdiğimle sokakta karşılaştım, bir daha ayırma ondan beni. Ana karakter olmaktan da istifa ediyorum oldu mu, gerekirse şapşal bir mutlulukla son ver rolüme ama güldür yüzümü. Sen kendine başka bir kurban seç, çek sancını canın istediği kadar.

Duman altı oldu yine buralar, bu kadar içer mi insan! Çalıştığın ettiğin de yok, nereden buluyorsun bu mereti alacak parayı anlamıyorum. Şu masa lambasının sarı ışığı altında varlığın yok oluyor bazen. Sadece sayfaların üzerinde durdukça ağırlaşan ellerin, ya da kimsenin duymadığını sandığın mırıltılı küfürlerin… Bazen benim hikayemi nereye vardıracağından daha çok senin hikayenin nereye varacağını merak ediyorum. Sahi, bu evde yalnızsın sanırım, gelen giden de yok. Nedir senin olayın?

Yarım saattir defterin tepesinde boş boş dikiliyorsun. Biraz tuhafsın bugün. İlk defa kalemi eline almadın hiç. Yazmaya niyetin yok gibi. Hatta vazgeçmiş gibisin. Bana mı kızdın yoksa? Bak kötü oldum şimdi. Sen bana bakma yahu, sıkıldım bu on yıllık eski ajandanın sararmış yaprakları arasında beklemekten. Senden başka kime kızabilirim ki?! Hadi vazgeçme, al kalemi eline. Tamam canın ne istiyorsa, nasıl istiyorsa öyle yaz.

Hayır! İndir o silahı, heeey, sesimi duyan yok mu? Yapma sakın, sen iyi bir yazarsın, bu hikaye yarım kalmamalı, bizi böyle yarım bırakamazsın, beni böyle bırakamazsın, kendini bırakamazsın! Bu kadar kötü ne yaşıyor olabilirsin?! Bana reva gördüğün hayattan daha kötü olamaz ya. İyi hadi beni öldür, sen ölme ama. Ben ölürsem kimsenin hayatından bir şey eksilmez, ama sen ölürsen yazabileceğin yüzlerce kitap kahramanı daha doğmadan arafta kalacak.

“Bam!” Önündeki sayfada, adımın üstünde kanın. Adım; Hikmet. Kızıl bir nokta ortasında; kanın. Saman kağıdın üzerinde yavaşça büyüyen kızıl bir nokta. Kendimi hiç bu kadar gerçek hissetmemiştim…

BULUŞMA

Kadın, duvarları dökülmüş gecekondular ve yamulmuş barakaların arasından küçük ve ürkek adımlarla ilerlerken başka bir gezegende hissetti kendini. Hava buz gibi soğuktu ama kar yağmıyordu. Nenesi seslendi içinden: “Kar bi yağsa, kırılacak bu sovuk”.

Gecenin karanlığında bir kadın süzülüyordu bir de bacalardan çıkan dumanlar. Kimisinde odun yakılıyordu kimisinde kömür. Kadın bunları kokusundan ayıracak kadar bilmiyordu ısınmanın zahmetlerini. Üvey annesi seslendi içinden: “Şehir çocuğusun sen, zorluk nedir bilmezsin ki”.

Evlerden birbirine çekilmiş kaçak elektrik kablolarına takılmamaya çalışarak yürüyordu kadın. Bir yandan da kimisi çıplak, kimisi solup incelmiş tüllerle örtülü pencerelerden içeri bakıyordu tek tek. Kimse kalın perdelerini çekmemişti bu mahallede, saklayacak da çekinecek de halleri yoktu besbelli. Sobaların kurulu olduğu odalarda toplaşmıştı aile fertleri. Çoğunun yüzleri soluk, gözleri fersizdi, çocukların bile. Ama evlerden birinin penceresinin önünde kalakaldı kadın. İçeride genç bir adam karısına elindeki bıçağı savuruyordu, 2-3 yaşlarında bir kız çocuğu da dehşetle onları izliyordu.

Kadın ne yapacağını bilemedi, “Yardım edin!” diye bağırmaya başladı. Sesi mahallenin umarsız karanlığında yok olup gitti, bir koşup gelen olmadı. Kapıya yöneldi kadın, bir omuz darbesiyle açtı ahşap kapıyı. Ailenin olduğu odaya girdi. Ne gözü dönmüş adam, ne can derdindeki kadın gördü onu. Kendi canı tehlikdeymişçesine korkuyla koşarak çocuğa sarıldı.

O kıyametin içinde çocuğun hıçkırıklarının sesi duyulmasa da, kadının göğsünün üstünde kesik kesik inip kalkan bir beden ve hızla atan bir kalp vardı. Kız titredikçe kadının çenesini gıdıklayan dağınık saçlarından yükselen koku onu yıllar öncesine götürdü; zeytinyağlı sabun kokusu…

Kadın bir yandan kızın ara sıra annesiyle babasına dönen yüzüne elini götürüp gözlerini kapatıyor, bir yandan da kısık sesle aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Bunları hatırlamaman lazım!”. Küçük darbelerle karısını yere düşüren adam elindeki bıçağı onun boğazına dayamış bağırıyordu “Son duanı et!” diye. O ses çocuğu kucaklayan kadının kulaklarında yankılanıyordu. Kadın birdenbire istemsizce sayıklamaya başladı: “Allah’ım lütfen annem ölmesin, lütfen annem ölmesin!”.

Soğuk duvara dayanmış kadınla küçük kızın gözleri kapalıydı. Oda sessizliğe gömüldü birden. Kadın ölmüş, sarhoş adam sızmış, küçük kızsa bayılmıştı. Kadın gözlerini açtığında karşısında kanlar içinde yatan anneyle göz göze geldi. Hayatında ikinci kez bir ölüyle bakışıyordu, ama ilkini hatırlamıyordu. Titreyerek kalktı oturduğu yerden, yatak odasına gidip yüklüğün örtüsünü kaldırdı. Eliyle koymuş gibi bulduğu battaniyeyi alıp odaya gitti. Kızı ona sarıp kucağına aldı ve evden çıktı.

Gece daha da kararmış, daha da soğumuştu. Nereye gittiğini bilmeden sokaklardan geçti bir bir. Yürüdükçe kucağındaki çocuk da ruhu da hafifledi kadının. Hava aydınlandığında evinin önünde buldu kendini. Çocuk yoktu kucağında. Ne yaşadığını bir türlü anlayamadı kadın. Saçlarına sinen is kokusu olmasa bir rüya gördüğünü düşünecekti. Omzundaki battaniyeyi fark etti sonra. Küçücük bir çocukken hep sarınıp yattığı o eski battaniye…

CAVİDAN

Uzaktan baktığımız hayatlar bize hep daha güzel gelir. Görmediğimiz şeylerin var olmadığını düşünme eğilimimiz vardır belki de. Kusurlar yakından bakınca ortaya çıkar en çok. Oysa bizim ahşap konağımız geniş bahçesi ile mahallede kimsenin yanına yaklaşabileceği bir mesafede değildi. Yoldan geçenler sadece bahçe duvarının üzerinden, uzaktan görürdü konağı. Bazıları başını çevirip göz ucuyla bakar, sonra hızlı adımlarla uzaklaşırdı. Mevsimiyse eğer ve bahçedeki ıhlamurlar açtıysa o muhteşem koku yoldan geçenlerin adımlarını yavaşlatır, birkaç nefes daha teneffüs etmelerini sağlardı.

Ben geceleri çıkardım yalnız pencereye. Özellikle de ay ışığının konağın ön cephesine vurduğu geceleri çok severdim. Ay ışığının sarı saçlarımı kül rengi yaptığını bilirdim, bu hoşuma giderdi. Yaz da olsa kış da olsa kiremit rengi kadife sabahlığımı çıkarmazdım üzerimden, ama hava serinse önünü iyice kapatır, kuşağı sımsıkı bağlardım.

Konakta varlığımla yokluğum birdi ama yine de evdekiler rahatsız olurlardı benden. Çok uzun yıllardır burada yaşıyordum, tek istediğim de bu konakta olmaya devam edebilmekti. Beni sevmiyorlardı burada ve göndermek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama ben kalmakta kararlıydım.

Başlarına ne gelse benden biliyorlardı. İnsanoğlu ne de mahir suçlu bulmakta. Hele de benim gibi zavallı ve kimsesiz bir genç kızı suçlamak, ne kadar kolay.

O makus olayın yaşandığı geceden sonra bir de katil yaftası yemiştim. Her zamanki gibi aynı pencereden ay ışığında dışarıyı izliyordum. Zifiri karanlıkta bembeyaz yüzüme ay da vurunca bir kandil kadar ışık saçıyor olmalıydım ki yoldan geçen birkaç ayyaş beni pencerede görünce bağırarak uzaklaşmışlardı. Havada is kokusu vardı. Kulaklarımda ise evde dolaşan ürkek ayak sesleri. Evin yaygaracı hanımı benden korkuyordu, oysa ben de ondan korkuyordum. Pencereden giren rüzgar salonun kapısının altından süzülürken tiz bir ses çıkarıyordu. Oradan anlamıştı kadın demek ki benim salonda olduğumu. Kapının altından süzülen mum ışığını gördüm. Lambaları yakmadan, beni ürkütmeden yakalamanın derdindeydi. Ne yapacaktı ki? Bir kez daha ölemezdim ya! Kapıyı hızla açıp lambanın düğmesine bastı. Odanın aydınlanması ve beni görmesi ile çığlığı bastı: HAYALET! Oysa yüz elli yıldır bu konağın duvarlarına kaç kez kazıdım adımı “Cavidan” diye.

Kadın kapının eşiğine yığılıp kaldı. Ölmüş. Katili diye de beni bildiler. Konakta köşe kapmaca oynuyoruz geride kalanlarla. Boşa kürek çekiyorlar. Kıyamete kadar buradayım!

ÖLÜLER ŞEHRİ

Dün öğle yemeğinde ölüm meleği mantarı vardı. Yerken bir yıl öncesine gittim yine, ölüm meleği ile iki kez muhatap olduğum o güne. Mantarı yedikten sadece sekiz saat sonra tüm hayati fonksiyonlarım durmuştu, tam o anda da bizim ölüler şehrine bilet kesen asıl ölüm meleği gelmişti yanıma. Sonrası yukarıya ser verip sır vermeyen bu toprağın altı…

Henüz ailemden kimse ölmedi. O yüzden bu mezarlıktakiler manevi ailem oldular benim. Vildan teyze var bizim mıntıkada, evladı gibi sever beni, titrer üzerime. Bizim buranın toprağı verimlidir, tadını da çok severim. Vildan teyze ne zaman beni toprak yerken görse “Ah yavruuum, hayatta olsak demir eksikliğin var diycem. Niye yiyorsun sen bu toprağı bilmem ki” der. Diyemem ki bıktım börtü, böcek, kurt, çürümüş bitki kökleri yemekten. Annem daraldı mı hep “Allah canımı alsa da kurtulsam” derdi. Ben de sık sık kıyamet kopsa da kurtulsam diyorum. Allah’tan bu duamı diriler duymuyor, dualarım, sesim, niyetlerim ölüler şehrinden dışarı çıkmıyor.

Ne diyordum, hah, dün öğlen, evet, beni hayattan koparan ölüm meleği mantarını yine hıncımı alırcasına yiyip bitirmiştim ki sesler duymaya başladık. Yeni biri geliyor olmalıydı. Toprağa kazma vuruldukça çıkan ses kemiklerimi ürpertiyordu, kendi cenazem geliyordu gözümün önüne. Gömülmek bende bir travmaya sebep olmuştu. Yeni gelen arkadaşa elimden geldiğince destek olacaktım yine. Zaten oryantasyon ve rehabilitasyon ekiplerimiz hemen cesedin gömüleceği çukurun etrafında hazırola geçmişlerdi.

Birkaç dua, biraz gözyaşı, veladdallin amin… Öylesine alışık olduğumuz sahneler. Ve mevta aramızdaydı. Ama o da nesi, adamın cesedi hala sıcaktı, nefes de alıyordu. Bir yandan ona nasıl yardım edebileceğimizi konuşurken öte yandan kefenin baş kısmını açtık. Biz kendi aramızda konuşurken adamın bizi görüyor olduğunu farketmedik bile. Ama nasıl olduysa bizi hem görüyor hem de duyuyordu. İlk defa başımıza geliyordu bu. Ne yapacağımızı düşünmeye başladık.

Aramızda rüya yoluyla istediğinde eşi ile irtibat kuran bir kadın vardı, Süeda. O gece eşine mezarlığa canlı birinin gömüldüğünü rüyada haber verecek olsa adam geceye kadar hayatta kalacak mı belli değildi. Hem bizi de görmüştü artık, gidip sağda solda anlatıp huzurumuzu bozar diye korktuk. Öte yandan ilk defa elimize yukarı mesaj gönderme imkanı geçmişti.  Bizim toprağın üstüne değil sesimizi, taleplerimizi ulaştırmak, bir taşı bile buradan alıp oraya koyma yetkimiz yoktu.

En sonunda adamı kurtarmak için yukarıya haber vermeye karar verdik. Süeda’yı çağırdık durumu anlatıp gece rüyasında eşine adamı haber vermesi için. Ama kadın yanımıza gelir gelmez kuru bir çığlık attı, toprağın tüm gözeneklerine hapsolup birkaç metre öteye bile gidemeyen bir çığlık. Bu adam kocasıydı. Adam karısının hasretine dayanamayıp onun yanına gelmek istemiş, canına kıymayı da göze alamamış, bir plan yaparak diri halde ölüler şehrine gelip karısını görürse ruhunu teslim etmesinin daha kolay olacağını düşünmüş. Süeda gözyaşları içinde kocasının ağzını ve burnunu toprakla doldururken ölüm meleği uzaktan görünmüştü. Onu görmeyeli bir yıl olmuştu. Adamın ölüm sahnesini izlemek için orada daha fazla kalamadım. Ne toprak altında bir ölü ile bir dirinin acıklı aşk sahnesini izlemeye takatim vardı ne de bir ruhun bedenden ayrılma anını izlemeye…

SİNEMA

Anadolu’nun bir köyünde yaşıyorduk. Köyümüzde çiftçilikten para kazanılmazdı pek, tarlamız da yoktu zaten. Babam ailemizi geçindirmek için ilçedeki inşaatlarda çalışırdı. Her sabah namazdan sonra, erkenden gelen minibüse atlayıp ilçenin yolunu tutar, akşam geç saatlerde omuzları çökmüş, gözlerinin feri sönmüş olarak dönerdi. Annem oturur, yerdeki minderin üzerine sessizce çöken babamın damarları şişmiş bacaklarını ovalardı.

Annem “Babanız yorgun geliyor, bir de siz yormayın” diye tembih ederdi bize. Ben yanına yaklaşmaya çekinirdim o yüzden. Ama kardeşlerim küçüktü, anlamazlardı laftan, üşüşürlerdi babamın tepesine. O yorgun yorgun gülümser, eliyle gel işareti yapar, beni de yanına çağırırdı. Babam saçlarımı okşadığında kutsandığımı hissederdim. Bizim evde sevgiden bahsedilmezdi hiç, kimse kimseye sevdiğini söylemezdi; ama annemin babamın bacaklarını ovalaması, babamın kardeşlerime gülümsemesi, benim saçlarımı usulca okşaması… Bunlar sevgi belirtileriydi galiba.

Bir gün babam ilçede sinema salonu inşaatı başlayacağını, kendisinin de orada çalışacağını söyledi. Babamı ilk defa heyecanlı görüyordum. Biz sinema nedir bilmiyorduk. Babam gençken bir yaz ilçeye gezici yazlık sinema gelmiş, bir hafta kalmışlar. O zaman da ilçede seyyar satıcılık yaparmış, bir hafta boyunca akşamları el arabasını yazlık sinemanın önüne çekip film izlemiş. O zamandan beri aklındaymış sinema. O yüzden bir sinemanın inşaatında çalışacak olmak onu mutlu ediyordu.

Ben sinemanın ne olduğunu sordum, anlatmaya çalıştı babam. Henüz televizyonla bile tanışmamış bizler için sinemayı hayal edebilmek oldukça güçtü. Ama babam sevdiği için görmeden sevmiştim ben de. Söz vermişti babam; İnşaat bitip de sinema açılınca bizi ilçeye götürecek, film izlettirecekti.

Bir ay olmuştu işe başlayalı. Bir akşam yine bahçemizin demir kapısı gıcırtı ile açıldı. Hava kararmıştı, biz çocuklar bahçeye koştuk yine “Babaaaa!” diye, bize doğru ağır adımlarla yürüyen kişi babam değildi, ama en küçük kardeşim farketmemiş olacak ki babamın inşaattan arkadaşı Hüseyin abinin bacağına sarılmıştı bile. Hüseyin abi küçük kardeşimi kucağına alıp öptü ve içeri girip kapının yanındaki divana oturdu. “Ananızı çağırın gelsin hele” dedi. Onun yüzünü hiç unutmadım, kötü bir haber verecek yüz nasıl olurmuş o gün öğrendim; “Zeynel inşaattan düştü, hastanede” dedi. O andan sonra nasıl çıktık evden, ilçeye nasıl gittik, hastaneye girişimiz, doktorla annemin konuşması, hiçbirini hatırlamıyorum. Tek hatırladığım hastanenin kesif kokusu ve annemin feryadı.

Babam gitmişti, bize öyle dediler. Sevgiden bahsedilmeden sevgiyi bilmem gibi ölümden de bahsedilmeden ölümü bilmiştim. Babamın yorgun yüzünü bir daha görmeyecektim, onun çatlak elleri benim kirpi gibi dik dik saçlarıma dokunmayacaktı bir daha. Sinemanın inşaatı bitecekti, babam bizi götürüp “İşte perdenin üstünde gıpırdayan insanlar” diye gösteremeyecekti.

Biri omuzlarımdan tutmuş beni sıkıyor, o sıktıkça göğüs kafesim dağılıp parçalanıyor, kemiklerim kalbime batıyor gibiydi. Acı ile tanışmıştım; hem babam yoktu, hem babamsız ışığı sönmüş bir annem vardı, hem de babamın kaderini ben devralmıştım. Okulu bırakıp ilçede bir lokantada çalışmaya başladım bir süre sonra. Sinemanın inşaatı bitmişti. Ne zaman önünden geçsem içim sızlıyordu. Babamın düşüp can verdiği yerde insanlar eğleneceklerdi. Onu da bizi de hiç bilmeyeceklerdi. “Bizim basıp geçtiğimiz yerlerde kimlerin acıları var acaba?!” diye düşündüm küçücük halimle.

Bir gün kendimi sinemanın kapısında bilet alırken buldum. O günden sonra her yeni çıkan filme gittim. İçeri girip bir koltuğa oturdum. Komik filmlerde katıla katıla güldüm, duygusal filmlerde “Erkek adam ağlar mı?” laflarına aldırmadan hıçkıra hıçkıra ağladım. Sinema benim için babamın sinesi oldu. Hayat gibiydi her bir film; bazen komik, bazen hüzünlü. Babam olsa da böyle olurdu hayatımız herhalde dedim; bazen güzel, bazen kötü.

Ben hala her ay sinemaya giderim, babamla buluşma yerimizdir orası. Her çıkışta kapıda bir Fatiha okur, yoluma bakarım…

İNTİKAM

Geç kalmış bir intikam hissi içini yiyip bitiriyor, parça parça tüketiyordu. Dakikalardır herkes hastaya merhametle bakarken o içindeki alevi söndürmenin derdindeydi. Odada üç kişiydiler. Üçü de yatakta uzanan caninin akrabalarıydılar. Kimsenin o müstakbel mevtanın ona ne yaptığından haberi yoktu. Her ne kadar kimseye bir hayrı dokunmamış olsa da kör ölecekti, badem gözlü olacaktı. Oysa o, ölülerin kutsanmaması gerektiğini ona kıyan bu adamın da ölümlü olduğunu düşündüğü gün karar vermişti.

Hastane odalarında hasta yakını olarak bulunmaktan hiç hazzetmezdi. Sabah gelen temizlikçinin suya kattığı ucuz çamaşır suyu kokusu hala geçmemişti. Komodinin üzerinde duran petibör bisküviden birkaç tane alıp kemirmeye başladı. Hasta zorlukla başını döndürüp ona baktığında lokmaları boğazına dizildi. Adam yalvaran gözlerle bakıyordu ona. Belli ki onu affetmesini istiyordu. Bu isteği o da sessizce reddetti, yalnızca bakışlarıyla değil tüm hücreleriyle reddetti.

İntikam alsa da içi soğumayacaktı biliyordu ama kanına işlemişti bir kere bu duygu, karşı koyamıyordu dürtülerine. Hasta adamın ondan beklediği affın sadece bir helallik olduğunu biliyor, ona ne yapacağını tahmin bile edemiyor oluşu hoşuna gidiyor, kendini güçlü hissediyordu.

Diğer iki ziyaretçi hastaneden ayrılmak için kalktıklarında o asıl refakatçi gelene kadar beklemek istediğini söyledi. Az sonra odada yalnız kalmışlardı. Filmlerde, dizilerde izlediği onlarca hastane odası cinayet yöntemi geldi aklına. Yastıkla boğmak, şişeden akan ilacın musluğunu kapatmak, enjektör ile zehirlemek… Neden hepsi birden olmasın ki diye düşündü. “Birinin ölmesi gerekiyorsa ölmeli ve bu iş şansa kalmamalı” dedi. Bunu sesli söylediğini adamın gözleri faltaşı gibi açılınca farketti.

Gülümseyerek yürüyüp ilacın akışını kapadı, sonra çantasından çıkardığı enjektörü bir hançer saplarmışçasına adamın boynuna sapladı. Elleri titremiyordu bile. Gözleri kapanan adamın yüzüne yastığı bastırdı, yüze kadar saydı. Nihayet gitmişti. Hemen yanmaya başlar mı diye merak etti. Bunları düşünürken ilacı tekrar açtı. Enjektörü cebine, yastığı da yerine koydu. O sırada kapı açıldı ve hemşire gülümseyerek ona seslendi: “Doktor hanım, adli tıpa yeni bir ceset gelmiş, rapor için sizi akrabanızın yanından biraz alacağız”.

SAHTE AŞK

İnsan hiç yaşamadığı bir şeyi özler mi? Ben her gün bu özlemle yanıyorum. Atalarımız öyle güzel bir şeyi tüketmişler ki bize onu romanlardan okumak kalmış.

İnsanlar Adem’le Havva’dan başlayarak binlerce yıl aşkı konuşmuşlar. Dünyayı döndüren duyguya aşk demişler. Hiç bitmez bu duygu sanmışlar. Bu günlerin geleceğini bilselerdi ne düşünürlerdi acaba?

Yıl 2135. Dünya tarihine “aşk” duygusu da eklendi. Yalnız kaynakları değil ruhumuzu da tüketerek kıyamete doğru yol alıyoruz. 2000’li yılların başında modern dünya düzeninin hızla ilerlemeye başlamasıyla bireyselleşen insanlar elektronik aletleri ile kabuğuna çekilmeye başlamış. Bilgiye ulaşmanın kolaylaşması ile aşk cinayeti, ihanet, terk edilme haberleri ortalığa saçılmış. İnsanoğlu yavaş yavaş önce aşka olan inancını kaybetmiş, sonra da aşkın bizatihi kendisini.

O zamanlar çok tartışılan cinsiyetsiz toplum modeli şimdi tüm dünyada yerini buldu bile. Aşk binlerce yıl insanoğlunun içine düştüğü büyük bir hata, bir hastalık olarak olarak yazılıyor şimdi tüm kaynaklarda. Artık kimsenin birbirine güveni kalmadığı gibi herkes o kadar yalnız ve bireysel yaşıyor ki, iki kişilik bir ilişkiye yer yok dünyada.

Yıl 2135. Hepimiz mutsuzuz. Ruhumuz donmuş gibi. Geçen hafta okuduğum tarihi bir romanda bir kadınla bir erkeğin aşkından bahsediliyordu. Onlar da mutsuzlardı ama bedenlerinde hissettlikleri kimyasal değişim, yaşama bağlayan o acı hali, onların her yeni gün gözlerini istek ve enerji ile açmalarını sağlıyordu. Bu duyguyu ölesiye merak ediyorum. Kalbimin çağın bilim insanlarının öngördüğünden daha hızlı çarpmasını, gözümün önünde herşeyiyle apaçık duran adamı farklı biri gibi görmeyi, elini tuttuğum birinden elektrik almayı, kocaman bir kadınken bile saçma sapan hareket etmeyi istiyorum.

Bu makul ve ölçülü dünyada bize kalan tek gerçek ise sayılar, veriler, miktarlar…

Geçtiğimiz ay haberlerini duyduğumuz ve bütün dünyayı çalkalayan yeni bir icat çıkmış Amerika’da, aldığımızda aşk duygusunu hissedebileceğimiz bir hap: Fake Love. Son bir haftadır yoğun bir şekilde aşk konusunu düşündüğüm için olsa gerek, kulak arkamdaki çiplerin birinden sinyal gitmiş olmalı. Birkaç gündür internete her girdiğimde karşıma bu hapın reklamı çıkıyor, Türkiye’ye de gelmiş. Türkçe’ye de çevirmişler adını: Sahte Aşk! Haptan her gün bir tane aldığında bizden önceki yüzyıllarda insanlar aşık olduğunda ne hissediyorlarsa aynı duyguları yaşıyor, aynı bedensel tepkileri veriyormuşuz.

Ey aşkı arayıp bulamadığı için isyan eden tarihin insanları, aşk burada, sadece yetkili eczanelerde!