Yanan tek katlı gecekondunun önünde ağlayarak çığlıklar atan adamı üç kişi zor zapt ediyordu. Adam “Ailem içeride yanıyor!” diye bağırmaya başlayınca yoldan geçen birkaç delikanlı henüz alev almamış odalardan birinin penceresini kırarak içeri daldı. Mahalle sakinleri gençlerin ardından “Ailesi yok, içeride kimse yok!” diye söyledilerse de duymadı cengaverler. Zaten dumana da fazla dayanamayıp girdikleri yerden geri çıktılar. İtfaiye çok gecikmeden geldi, ev tamamen yanıp kül olmadan söndürdüler yangını.
Adam, kollarında gevşeyen ellerden sıyrılıp ıslak, köpüklü evinin içine attı kendini. Siyah ve grilerden oluşan bir kabusun içindeydi sanki. Derme çatma çatının bir yanı düşmüş, evin üstü göğe açılmıştı. Yağmur yağıyordu, gök ıslaktı. Adam ağlıyordu, gözleri ıslaktı. İtfaiyenin püskürttüğü suyla ıslanmış komodinin üzerinden yere düşmüş ve yarısından çoğu yanmış fotoğraf albümü de ıslaktı. Adam albümü kucaklayıp dışarı çıktı. Başı önüne doğru eğikti, bu yüzden kendisine acıyarak bakan gözleri görmedi. Ama birbirine karışan fısıltıları duymaktan alamıyordu kendini: “Ailesi yok garibin” “Çocukken de kimsesizmiş” “Hiç evlenmemiş, kimi kimsesi de yok” “Ne var ki o albümün içinde acaba”.
Adam bahçe kapısının önündeki merdivenlere çöktü. Albümü açtı. Siyah – beyaz fotoğraflara bakarken dudağını büktü küçük bir çocuk gibi. Fotoğraflarda gördüklerini tanıyamadı; şu kadın annesi miydi teyzesi mi? O masada oturan artist gibi adam kimdi, dayısı mı amcası mı? İki farklı asker fotoğrafı var, babası hangisiydi?
Yangının şokuyla kurduğu tüm senaryoyu unutmuştu. Yıllardır sahafları gezip birbirine benzeyen insanların fotoğraflarını satın alarak kendine sahte bir aile albümü yapmıştı. Şimdi bu fotoğraflardakiler onun için de sadece yabancılardı. Adam ağlamaya devam ediyor, bir yandan aynı cümleyi tekrar edip duruyordu: “Bir aile kurmak kolay mı?”
