FOTOĞRAF ALBÜMÜ

Yanan tek katlı gecekondunun önünde ağlayarak çığlıklar atan adamı üç kişi zor zapt ediyordu. Adam “Ailem içeride yanıyor!” diye bağırmaya başlayınca yoldan geçen birkaç delikanlı henüz alev almamış odalardan birinin penceresini kırarak içeri daldı. Mahalle sakinleri gençlerin ardından “Ailesi yok, içeride kimse yok!” diye söyledilerse de duymadı cengaverler. Zaten dumana da fazla dayanamayıp girdikleri yerden geri çıktılar. İtfaiye çok gecikmeden geldi, ev tamamen yanıp kül olmadan söndürdüler yangını.

Adam, kollarında gevşeyen ellerden sıyrılıp ıslak, köpüklü evinin içine attı kendini. Siyah ve grilerden oluşan bir kabusun içindeydi sanki. Derme çatma çatının bir yanı düşmüş, evin üstü göğe açılmıştı. Yağmur yağıyordu, gök ıslaktı. Adam ağlıyordu, gözleri ıslaktı. İtfaiyenin püskürttüğü suyla ıslanmış komodinin üzerinden yere düşmüş ve yarısından çoğu yanmış fotoğraf albümü de ıslaktı. Adam albümü kucaklayıp dışarı çıktı. Başı önüne doğru eğikti, bu yüzden kendisine acıyarak bakan gözleri görmedi. Ama birbirine karışan fısıltıları duymaktan alamıyordu kendini: “Ailesi yok garibin” “Çocukken de kimsesizmiş” “Hiç evlenmemiş, kimi kimsesi de yok” “Ne var ki o albümün içinde acaba”.

Adam bahçe kapısının önündeki merdivenlere çöktü. Albümü açtı. Siyah – beyaz fotoğraflara bakarken dudağını büktü küçük bir çocuk gibi. Fotoğraflarda gördüklerini tanıyamadı; şu kadın annesi miydi teyzesi mi? O masada oturan artist gibi adam kimdi, dayısı mı amcası mı? İki farklı asker fotoğrafı var, babası hangisiydi?

Yangının şokuyla kurduğu tüm senaryoyu unutmuştu. Yıllardır sahafları gezip birbirine benzeyen insanların fotoğraflarını satın alarak kendine sahte bir aile albümü yapmıştı. Şimdi bu fotoğraflardakiler onun için de sadece yabancılardı. Adam ağlamaya devam ediyor, bir yandan aynı cümleyi tekrar edip duruyordu: “Bir aile kurmak kolay mı?”

ÇERÇEVE

Metal ve cam karışımı bir plakanın üzerinde on yıllardır yatıyorum. Sanki yaşarken az yatmışım gibi. Sağıma ve soluma yerleştirdiğim sarı kanatlı kuşlar da seslerini keseli çok oldu. Neden kuşları da benimle bu çerçeveye hapsettiğimi düşündüm. Burada düşünmek için çok vaktim oluyor.

Her gün yüzlerce insan beni görmeye geliyor. Dünyanın ne kadar değişmiş olabileceğini onların kıyafetlerine bakarak anlayabiliyorum. Burası oldukça büyük bir yer, sanırım Paris’teyim, Louvre Müzesi’nde. İşte yine biri hayranlıkla bana yaklaşıyor. Bir metre öteme gerilmiş bir kırmızı şerit var. Bana dokunmalarını istemiyorlar. Ama o mesafeye rağmen insanların gözlerindeki duyguları görebiliyorum. Çoğunun gözlerinden acımanın o iç sızlatıcı tiz sesi yükseliyor. Ah sakat bacağım! Ah Diego!

Çerçevem rengarenk, başımda sarı kuşlarıma yaraşır sarı çiçekler. Yüzümün gerildiğini hissediyorum, yağlı boya bin dokuz yüz otuz sekizden bu yana çatlamış olmalı. Renklerim de solmuş mudur acaba? Hangi yıldayız? Komünist Parti’nin başına kimler geçmiş olabilir?

Buradan kaçış planları yapıyorum. Doğrusu bu fikrin bu güne kadar aklıma gelmemiş olmasına hayıflandım. “Hayatta değilsin artık Frida, çık şu çerçevenin içinden” dedim kendi kendime. Gece olmasını bekliyorum. Önce kuşları salacağım, sonra boyalarımı saça saça bu binadan çıkıp gideceğim. Meksika’ya, doğduğum mavi eve gideceğim. Küllerim hala orada. Ne de hevesliymiş insanoğlu beni bir yere hapsetmeye. Gidip küllerimi gökyüzüne savuracağım. Belki giderken dünyanın dört bir yanına dağılmış diğer Fridalara da uğrar onları da kaçırırım, kim bilir…

MUSİKİ CEMİYETİ

Hulusi Bey’le musiki cemiyetinde tanıştık. Eşimi kaybetmemin üzerinden bir yıl geçmişti. Ben Türk sanat musikisi eserlerini söylemeyi pek severim. Rahmetli de kanun çalardı özel davetlerde. Çok yerlere girer çıkardı. Benim de sanat camiasına girmemi hiç istemedi bu yüzden. Onun ölümünden sonra derin bir boşluğa düştüm. O boşluğu hiç kimse ve hiçbir şey dolduramaz elbette ama musiki cemiyeti bir dayanak oldu bana.

Hulusi Bey mi? O cemiyetin kurucusu. Ne zaman gitsem hep baş köşededir. Ben pek çekinirim şarkı icra etmeye. Ama onun yanında bülbül gibi şakırım. Yetmişinden sonra gönlümü Hulusi Bey’e kaptırınca rahmetli eşime ihanet ettiğim duygusundan bir süre kurtaramadım kendimi. O sıralar sesim Hüzzam’la yankılanırdı cemiyetin odalarında. Ama aşkın verdiği cesaret artınca Suzinak ile dalgalandı bakışlarım Hulusi Bey’e. O hep suskundur ama, Yegah’tır onun makamı. Ben anlatırım, o sessizce dinler. Ben söylerim, onun gözleri dalar uzaklara gider.

Baharın geldiği günlerdi. Kuşların cıvıltısı cemiyet eşrafına ilham oluyordu. Ağaçlar, çiçekler yeşillerini, kırmızılarını, pembelerini, beyazlarını salınıyor, etrafa taze kokular saçıyordu. Ferahnak havalarıydı anlayacağınız. Musiki cemiyetimize yeni bir başkan seçildi. Ertesi gün gittiğimde Hulusi Bey yoktu yerinde. Deliye döndüm onu göremeyince. Bastonumla başkanın kapısına iki kez tıklattıktan sonra buyur sesini beklemeden daldım içeri. Hulusi Bey her zamanki çerçevesinin içinde yerde bir duvara öylece yaslanmıştı. İçim acıdı onu öyle görünce. Muhayyer makamında bir eser okumaya başladım yaşlı gözlerle ona bakarken, ayrılık feryadıydı bu.

Hayatım boyunca etmediğim çirkin lafları boca ettim başkanın üzerine. Neymiş efendim, cemiyetin yüz yıl önceki kurucusu Hulusi Bey’in fotoğrafı yerine kendi fotoğrafının duvarda asılı olması daha münasipmiş. Hulusi Bey’e karşı olan bu düşkünlüğüm akıl sağlığımın yerinde olmadığına işaret ediyormuş.

Efendim siz aşktan ne anlarsınız dedim. Haksız mıyım? Nihavend’i söylersiniz de aşk sevinci nedir bilmezsiniz.

YEDİNCİ SAYFA

Her şey o adamın, ya da çocuğun mu demeliyim, ormanda koşmaya başlaması yüzünden oldu. Babamın uyarıları ile hayatım boyunca dikkatle emek verip bu günlere kadar geldikten sonra bir maceraperestin kurbanı oldum. Önce sayfalarını rastgele açarak yeni kitabın kokusunu çektim içime uzun uzun. Bu ritüeli hiç atlamazdım. Kitabı okumaya başladığımda henüz kendimi kaybedecek kadar girmemiştim içine. İlk sayfada ailesi ile birlikte pikniğe giden adamın hikayesi gayet sıradan bir hikaye olarak başlamıştı. Karısı ve çocukları ile birlikte yemek yiyor, top oynuyordu. İkinci sayfadan itibaren adamın çocukluk hatıralarının canlanması ile bir şeyler olacağını hissetmiştim ama meselenin buraya varacağını bilememiştim.

Üç, dört ve beşinci sayfalarda adamın çocukluğuna inişini, yaşadıklarını, annesini ve babasını okuyordum. İşte ne olduysa altıncı sayfada başladı. Ormanın içine doğru kaçan topu almaya giden adam, uzakta bir ağacın yanında bir adamla bir kadın gördü. Öylece dikilmiş ona bakıyorlardı. Adam onlara doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe bir zaman tünelinde ilerler gibi küçülüyor, çocukluğuna geri dönüyordu. Yaklaştığında onların annesi ile babası olduğunu anladı. Ya da hayaletleri diyelim. Çığlıklar atarak ormanda koşmaya başladı. Annesi ile babasının hayaletleri de peşinden gidiyordu. Yazar tüm kelime oyunlarını, merak unsurlarını o kadar ustaca kullanmıştı ki yedinci sayfayı okumadan geçmem gerektiğini tamamen unuttum. Altıncı sayfanın sonunda yarım kalan kelimeyi sayfayı çevirip tamamladığımda artık her şey için çok geçti.

Ömrüm boyunca kitapların yedinci sayfalarını okumamış, filmlerin yedinci dakikalarını izlememiş, merdivenlerin yedinci basamaklarına basmamış, asansörlerde yedinci katta inmemiş, haftanın yedinci günlerinde hiçbir şey yapmamıştım. Babam bununla ilgili kehaneti anlattığı günden beri yedi bizim için lanet demekti.

Şimdiyse o lanetle yüzleşmeyi bekliyordum. Yedinci sayfaya geçiş yaptığımı ancak o sayfayı bitirdiğimde farkettim. Çünkü önce sayfanın ortasında açılan kara delik harfleri yutmaya başladı, sonra da beni içine çekti. Ben şimdi o kitabın içinde bir kenarda bekliyorum. Hikayenin bir yerinde beni gören var mı onu bile bilmiyorum. Belki bir harfim bu kitapta, belki bir leke, belki de bir nokta.

RÜZGAR GÜLÜ

Bir varmış bir yokmuş. Dünyada hiç rüzgarın esmediği Ekvator’un Doldrum bölgesinde yaşayan küçük bir kız varmış. Bir gün kasabalarından geçen bir seyyah küçük kız için bir rüzgar gülü yapmış. Parlak kağıtlarla yapılan kırmızı, mavi, yeşil, sarı, pembe, mor renklerindeki rüzgar gülü kızın o güne kadar sahip olduğu en güzel şeymiş. Ama küçük kız mutsuzmuş, çünkü oyuncağını hızla döndürerek renkleri birbirine katacak o rüzgar hiç esmeyecekmiş. O gün dünyada rüzgar gülü dönmediği için ağlayan tek çocuk o değilmiş, ama rüzgar gülü hiç dönmeyeceği için ağlayan tek çocuk oymuş. 

YOLCULUK

Yolculuğumun tam olarak nasıl başladığını hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bir aracın içindeydim. Etraf her zaman çok karanlıktı ama yerim rahat, keyfim yerindeydi. Bu yolculukta kendimi çok güvende hissediyordum. Yiyecek ikramı, sıcaklık ayarı, araç süspansiyonu oldukça iyiydi. Arada dışarıdan garip sesler geliyordu, kargaşanın da olduğu yerlerden geçiyor olmalıydık. Yolculuk boyu çok fazla uyuduğumu hatırlıyorum. Aracın sahibi arada bana tatlı tatlı bir şeyler anlatıyor, bu çok hoşuma gidiyordu. Varacağım yeri merakla bekliyordum. Kaç gün, kaç ay yol gittik hatırlamıyorum. Ama bir gün araç sahibi telaşlandı, aracın suyu tükendi dedi, bastı gaza. Ben sarsılmaya başladım, nefes almakta da zorlanıyordum. Bir o yana bir bu yana savrulurken araç durdu, kapı açıldı, gözüme vuran ışıkların arasından beyaz önlüklü biri bana elini uzatıp şöyle dedi: Dünyaya hoş geldin ufaklık!

ÇİLEK REÇELİ

O sabah gözlerini neşeyle açtı. Dünya aynı dünyaydı ama onun için her şey bambaşkaydı. Yatağından hoplayarak indi. Annesinin yanına koştu mutfağa. “Bence artık markete ben gitmeliyim, bir şey lazım mı?” diye sordu. Kadın gözleri ışıldayarak hevesle kendisine bakan oğluna hayır diyemezdi: “Çilek reçelimiz bitmişti. Hadi sen git al, ben de masayı hazırlayayım”. Odasına koşan çocuk hangi rengin hangi renge daha çok yakıştığını henüz öğrenememiş olduğundan işini garantiye alıp geçen yılki bayramlık takımını giydi. Annesinden parayı alıp evlerinin karşısındaki markete gitti.

İçeri girdiğinde gördüğü rengarenk raflardan oluşan labirentin içinde anlamsızca dolandı bir müddet. Ondaki garip hali farkeden market güvenliği kameralardan gözünü çekmeden çocuğu takip ediyordu. Çocuk çilek reçeli alacaktı ama okumayı da bilmiyordu ki. Yanından geçen birisine “Reçeller nerede acaba?” dedi. Kadın reyonun önüne kadar götürdü çocuğu. Çocuk envai çeşit reçele boş boş bakarken doğru kavanozu seçmesine yardımcı olacak şeyleri hatırlamaya çalışıyordu.

Çilek reçeli yediği zamanları düşündü. Ağzında çıtır çıtır eden minik çekirdekleri. Rafta içi yeşil meyveli ve dağılmış küçük çekirdekli bir kavanoz gördü. Eline alıp incelemeye başladı. Elinde tuttuğu şeyin incir reçeli olduğunu anlamamış olsa da çilek reçeli olmadığını anlamıştı. Kendi kendine “Öyle güzel kokan bir şey bu renk olamaz” dedi. Sonra kırmızı meyveli kavanozu gördü. Onun da içinde küçük çekirdekler vardı. Üst rafta duran kavanoza yetişmeye çalışırken düşürdü. Yere düşüp kırılan kavanozun içinden yayılan reçelin kokusu çocuğa gelince tebessüm etti. Çömelip işaret parmağını reçele batırdı ve ağzına götürdü. İşte aradığını bulmuştu.

Market görevlilerinden biri hemen yanına gelip orayı temizlemeye çalışırken bir yandan da çocuğa kırdığı kavanozun fiyatını da ödemesi gerektiğini söyledi. Doğduğundan beri ama olan ve üç gün önce gözleri açılan çocuk için o an hiçbir şeyin önemi yoktu. Çilek reçelinin kırmızısını, küçük çekirdeklerini, kırılan kavanoz parçalarının nasıl dağıldığını görebiliyordu. Hatta market görevlisinin çatık kaşlarını görmek bile onu mutlu ediyordu.

PEMBE GÖL

Kaderimize yazılmış bir kere çok çalışmak. İşçiyiz ne de olsa, hergün sabahtan akşama kadar çalışırız. Arkadaşlar parçalanacak, taşınacak malzemeyi bulunca haber gönderirler, hemen oraya koşarız. Hep bir elden hallederiz ne varsa. Bütün gün böyle geçer, mola bile yok, kan ter içinde kalırız. Ben diğerlerinden farklı bakarım hayata ama ne farkeder, seçme şansın yok diyorlar, başka bir yol yok bize.

O sabah yine erkenden kalktık. Yapılacak işler belli. Ben yüklendim sırtıma birkaç parça birşey, taşınacak yere doğru yol aldım. Burnum iyi koku alır, merkeze yaklaşınca anladım, kendime telkinler vermeye başladım “Dayan, az yol kaldı”. Sonra yerin altına yapılmış depoya girip sırtımdakileri bıraktım. Depoda bir kuytu bulup sırtımı yaslayıp uzandım biraz. Ama çok geçmeden birinin şiddetli dürtüklemesi ile ayağa fırladım. “Kalk hadi, yakınlarda bir evden taşınacak şeyler varmış, oraya çağırıyorlar” dedi.

Eve doğru yol aldık. Çok büyük ve güzel bir evdi. Bizim ekip harıl harıl çalışırken ben yine hayallere dalmış evde geziniyordum. Arkadaşlardan biri uzaktan bağırdı: “Deli misin sen, tehlikeye atıyorsun kendini!”. Kimin umurunda. Biraz gezmek yeni şeyler görmek benim de hakkım diye düşünüyordum. Derken şiddetli ayak sesleri duymaya başladım. Hep bahsettikleri tehlikelerden biri bu olmalı dedim. Yüksekçe bir yer vardı, oraya tırmandım hemen. Bir de ne göreyim, kocaman pembe bir göl. Gözlerime inanamadım. Hayatımda bu kadar güzel bir şey görmemiştim. Yanına gittim gölün, önce ayaklarımı soktum, sonra sığ olduğunu görünce içine daldım, bir yandan yüzüyor, bir yandan da gölün tatlı suyundan içiyordum doya doya.

Sonra güneşin önüne kara bulutlar gelmiş gibi koca göl gölgede kaldı bir anda. Yüzümü yukarı doğru çevirdim ki ne göreyim, o kocaman dev yaratıklardan biri eğilmiş bana bakıyor, bir yandan da bağırıyor:  “Anneeeee, çilekli sütüm tezgahın üzerine dökülmüş ve içine bir karınca girmiş!”.