Yağmurun dinmesini bekledi. Sonra kovasını alıp çıktı ormana. Toprak yumuşacıktı, lastik çizmeleri bileğine kadar çamur olmuştu. Her mevsimi yağmurlu olan bu bölgede yaz aylarında bir de nemle boğuşuyorlardı. Lastiklerin içinde terleyen ayakları her adım attığında gıcır gıcır sesler çıkarıyor, sürtünerek su topluyor, canını yakıyordu. Bulduğu ilk kayanın bir kenarına oturarak belindeki ince kuşağı çıkarıp ayaklarına sardı ve yola öyle devam etti. Söz konusu ekmek parası ise yoldan dönmek ihtimal dahilinde bile olmadığından her sorun usulca çözülüp yola devam edilirdi.
Ailenin fertleri köyün farklı yerlerine dağılırdı her gün salyangoz toplamak için. O, ormanı seviyordu. Yağmurla kokusunu salan yeşili, toprağı içine çekiyor, tazelendiğini hissediyordu. Az sonra elindeki kovaya dolduracağı salyangozlar, onlara bu rutubetli hayatın bir hediyesiydi. Her seferinde ilkinden saymaya başlardı, yirmiye gelene kadar mutlaka hayallere dalar, kendine geldiğinde kovanın yarısını doldurduğunu, saymayı da çoktan bıraktığını farkederdi. Nenesinin tesbih çekmesine benzetirdi yaptığı işi; her salyangoz bir tesbih tanesi, her biri kovaya atıldığında çıkan “tık, tık” sesler. Bir ritme dönüşen bu sesle ferahladıkça, tesbih çekerken tebessümle uykuya dalan nenesini hatırlardı.
Her gününün birbirinin aynı geçmesine hayıflanmazdı hiç. Ama yine de haftasonu yaylada yapılacak şenlikleri duyunca mutlu oldu. Salyangozlarla sohbet etmek pek mümkün olmuyordu çünkü. Cumartesi sabah erkenden sevinçle uyandı. Annesi yaylada açacakları küçük tezgah için kendi yaptıkları peynir ve terayağlarını küfeye doldurmuştu bile. Hemen elini yüzünü yıkayıp en güzel kıyafetlerini giydi. Yazmasını kulaklarını da içine alarak arkaya götürüp bağladı, saçlarını yanlardan çıkarıp elleriyle kıvırarak lüle lüle yaptı. Özel günler için sakladığı gül suyunu çıkarıp her bir yanına süründü. Annesi de kardeşini giydiriyordu bir yandan. Babası küfeyi sırtladı ve yayla yoluna düştüler.
Şenlik alanına vardıklarında büyük bir kalabalıkla karşılaştılar. Yerli yabancı turistler, civar köylerden gelenler, her çeşit insan vardı burada. Hemen etrafta gezinmeye başladı. Tepeden tulum sesi geliyordu, oraya doğru gitti hızlıca, bir anda kendini horon tepenlerin arasında buldu. Turistler de coşkuyla onlara alkış tutuyorlardı. Oyun bittiğinde küçük çocukları olan yabancı bir aile yanına gelip poloraid makina ile çektikleri birkaç fotoğrafını uzattı ona tebessümle. Kız fotoğrafını görünce çok şaşırdı ve teşekkür ederek kabul etti. Birbirlerinin dilini anlamıyorlardı ama bu anlaşmaya mani değildi. Genç kız bu çiftin beş altı yaşlarındaki küçük kızlarını sevdi, yemyeşil çimenlerin üzerinde küçük kızın bebekleri ile evcilik oynadılar. İkisi de kendi dillerinde konuşuyor, birbirlerini hiç anlamıyorlardı ama anlaşılan oyunun da kendine ait bir dili vardı.
Oyun bitince genç kız onlarla vedalaşarak ailesinin yanına döndü. Birkaç saat sonra o turist ailenin kendilerine doğru geldiklerini gördü. Küçük kız annesinin elini bırakıp genç kıza doğru koşmaya başladı. Elinde de bir kitap vardı. Nihayet yanına ulaştığında ona “petit escargot” diyerek elindeki kitabı uzattı, kitabını ona hediye etmişti. Genç kız küçük kızın yanağına bir öpücük kondurdu ve arkasından el salladı.
Sonra elindeki kitaba baktı, kapağında sevimli bir salyangoz resmi olan bir çocuk kitabıydı bu. Sayfaları çevirmeye başladı, küçük bir salyangozun maceralarını anlatıyor olmalıydı. Gülmeye başladı kız, elindeki kitabın Fransızca olduğunu bilmeden, topladıkları salyangozların Fransa’ya ihraç edildiğini bilmediği halde gülümseyerek kitabın sayfalarını çeviriyordu.

Öykünün giriş kısmı o kara güçlüydü ki burnuma ormanı ıslak kokusu geldi 🙂
BeğenBeğen