ÇİLE YOLU

İlk defa geldiği Kudüs’te vakit kaybetmeden Zeytindağı’na çıktı. Rivayete göre bu dağdan Kudüs’ü izleyen kişi oralı olurmuş. Seyir terasından şehri izlerken artık Kudüslü olduğunu iliklerine kadar hissetti. Ilık esen rüzgar yüzünü okşarken elini kaldırıp önce sol sonra sağ omzuna, sonra başına ve en son da göğsüne götürerek, “Rab Baba, oğlun İsa’nın bizim için kendini feda ettiği yere geldim. Hac vazifemi yapmaya geldim, yolumu kolaylaştır” dedi.

Zeytindağı’nın eteklerindeki Gethsemane Bahçesi’ne baktı gözyaşları içinde, İsa’nın altında gammazlandığı zeytin ağacı diğerlerinin yanında heybeti ile göze çarpıyordu. Yorgun ruhuna eşlik eden yorgun bacaklarıyla dağdan yavaş yavaş inerek Gethsemane Bahçesi’ne girdi. Hac yürüyüşüne başlamadan önce bu bahçede biraz vakit geçirmek istiyordu.

İsa’nın elleriyle diktiği iki bin yıllık zeytin ağacı, ölümsüzlüğün simgesi zeytin ağacı, gölgesinin İsa’yı saklayamadığı zeytin ağacı… O ağacın yanına oturdu. Gözünden düşen yaşlar toprağın rengini siyaha çalıyordu. Başını ağacın gövdesine dayadı, uyku ile uyanıklık arasında kendini o talihsiz günü uzaktan izlerken buldu.

Gece ilerlemişti. Otuz gümüş paraya İsa’yı ele vermesi için anlaştıkları Yahuda’yı silahlı birlikler de uzaktan izliyordu. Yahuda, İsa’yı nerede bulacağını biliyordu, İsa o aralar Gethsemane Bahçesi’ne sık sık gidiyordu. Ama bu akşam orada kalabalık olacaklardı. Kalabalığın içinde karanlıkta İsa’yı tanımayan askerler onu nasıl yakalacaklardı? Yahuda bunu da düşünmüş “Kimi öpersem, İsa odur, onu tutuklayın” demişti. Yahuda bahçedeki kalabalığın içinde İsa’yı gördü, yanına gidip selam vererek onu öptü. İsa herşeyin farkındaydı: “Yahuda, beni bir öpücükle mi ele veriyorsun?” dedi. Direnç göstermeden teslim oldu.

Adam tüm bu sahneleri izlerken oturduğu toprağın kendini içine almasını istedi. İsa’nın zeytin ağacından çarmıha gerildiği yere kadar sürüklendiği çile yolunda yürümeye hazırdı artık. Gözlerini açtığında başında biriken kalabalığı gördü. Bir kriz geçirmişti, öyle düşünmüştü herkes. Eline tutuşturulan suyun yarısını içti, geri kalanı ile yüzünü yıkadı. Ayağa kalkıp hac yürüyüşünün başlangıç noktasına gitti. Gördüklerini taşıyacak gücü yokken Rab neden ona bu sahneleri izletmişti. Şimdi İsa’nın yerine bir başkasının o acıları çekmiş olduğuna ve onun da göğe yükseldiğine inanan Müslümanların yerinde olmak istedi ilk defa. Yolun daha ilk durağında zayıf kalbine yenik düştü adam, izlediklerini de, hüznünü de dünyada bırakıp başka bir alemin yolunu tuttu.

TELLİ TURNA

Muş’un Bulanık ilçesine bağlı Gölyanı köyünde davullar zurnalar yeri göğü inletiyordu. Ateşin üzerinde kaynayan kazanlardan elindeki köpük tabaklara yemek alan bir kenara ilişiyor, çocuklar bardak bardak şerbet içiyordu. Kahvede ağır abi takılanlar ceketlerini bellerine sıkıştırmış göbek atıyorlardı. Kadınlar yüksek sesten dolayı dedikoduları birbirine iletmekte zorlanıyor, her biri diğerinin kulağına ağzını yapıştırmış azimle bir şeyler anlatıyordu.

Tüm bu hengamenin arasında bir sandalyeye iliştirilmiş gelin bu düğünün en az ücretle işe alınmış figüranı gibiydi. Meydana alalade dökülmüş yamuk betonun üzerineki tek bacağı kısa plastik sandalyede iki santim aşağı yukarı hareket edip durmasa oyuncak bebek gibi görünecekti gelin. Herkes geline bakıyordu, ama onu gören sadece bendim. İnsanlar ona baktığında gelin görüyorlardı, bense taşlı gelinliği de, takılan altınları da, alnına yazdıkları yazıyı da taşımakta zorlanan bir çocuğun tek bacağı kısa sandalyede nasıl oyun oynadığını görüyordum.

Küçük çocuklardan biri başı önüne eğik gelinin dizlerinin önünde durup gözlerini gelinin gözlerine dikti. Elindeki parlak kırmızı kağıtlı yarım daire şeklindeki çikolatayı gelinin avucuna bıraktı. Gelin gülümsedi, çikolatanın kağıdını açtı, ağzına attı. Bir yandan onu usulca çiğnerken bir yandan dizinin üzerinde parlak çikolata kağıdını tırnağıyla düzledi, ikiye katladı, sonra kimse farketmeden ayakkabısının içine koydu.

Az sonra altında evlenme hayali kuranların isimleri, içinde çikolata kağıdı olan ayakkabıların üzerinde ayağa kaldırıldı gelin. Eğdiği başını kaldırırken duvağının iki yanından önüne sarkan gümüş rengi telleri arkaya savurdu. Onca kalabalığın arasından ileride gölün kenarında incecik bacaklarıyla durup ona doğru bakan telli turnayı gördü. Onun da başının yanında birer tutam telleri uçuşuyordu. Gelin, turna olmak istedi o an. Düğün bitmişti. Kollarına girmiş evine doğru götürüyorlardı onu. Bana sorsanız sürüklüyorlardı. Gelin birkaç adımda bir başını çevirip telli turnaya bakıyordu. Her seferinde yanındakilerden biri hiddetle çenesinden tutup önüne çeviriyordu başını.

Telli turna Afrika’dan yola çıkmış Avrupa’ya doğru giderken bu köyde mola vermişti. Tesadüf değildi elbette çocuk gelinin düğününe gelmesi. Gelinin gözlerine bakıp iki çift kelam edecekti ona. Turna söyledi söyleyeceğini, gelin sözlerini tamamlayamadan sokuldu evine. Girmeden önce çocukluğunu verdi telli turnaya, belki de emanet etti. Şimdi turna bir ecnebi memlekette, tabiata sonsuz saygısı olan biriyle belki göz göze. Bir turna neden böyle hüzünle bakar diye düşünüyor belki o kişi. Bilmiyor ki o gözlerde gelin edilen küçük bir kızın çocukluğu var.

GÜVERCİN

Uzakta, dağların arasında bir kasabada yaşıyordu sekiz yaşındaki Mehmet. Annesi, babası, abisi ve ablası ile beş kişilik bir aileydiler. Mehmet birinci, ablası dördüncü sınıfı bitirmişti. Abisi ise ortaokuldan sonra okumamıştı ve artık bir hobiden daha çok hastalığa dönüşen sevgisiyle tüm vaktini güvercinlere ayırıyordu. Babası onu ne zaman bahçedeki büyük kümesin önünde görse dişlerini sıkıp yarı sinir yarı şakayla “Güvercin yüksek mektebini bitirecek benim oğlum, çok büyük adam olacak çoook” der ensesine bir şaplak indirirdi.

Abisine hayrandı Mehmet, okulu sevmiyor, onun gibi zincirlerini kırmayı hayal ediyordu. Ama ne zaman kümese yanaşsa “Sen anlamazsın” diye uzaklaştırıyordu abisi onu. Otuzdan fazla güvercin vardı kümeste. Her birinin afili bir ismi vardı ama Mehmet aklında tutup okul defterinin arkasına yazmaya niyet etse de, defteri eline alıncaya kadar unuturdu. Tatil başlayalı beri hiç kitap defter yüzü açmayınca okuması da yazması da zayıflamıştı. Harfleri denkleştirip yazmakta zorlanıyordu. O da kendi isim takmıştı güvercinlere; Duman, kıpırdak, pamuk, korkak, cingöz. “Bir tanesi de benim olsun abi” diye yalvarırdı hep ama abisi “Deli misin oğlum sen, kaça satıyom ben bunları sen biliyon mu?” diye kızardı ona.

Birgün köyün az ilerisindeki tepeye tırmandı Mehmet, hem kendilerinin hem komşunun koyunlarını o götürüyordu otlatmaya. Aklı güvercinlerde olsa da koyunları da seviyordu. Dik bir yamaca sırtını dayamış taşlarla oynuyordu ki ilerde bir kayanın dibinden ince ince bir ses duydu. Koşarak gidip baktı ki beyaz, çirkin, yavru bir kuş. Gözleri ışıldadı “İşte benim güvercinim” dedi, aldı eline yavruyu, sevdi okşadı. Hayvan hareket etmekte zorlanıyordu. Yuvadan düşmüş olmalı diye düşündü. Onu eve götüremezdi. Burada saklayacaktı ama hayvanlar yemesin diye kayaların arasına bir kafes yapmaya karar verdi. Ağaç dalları topladı, çakısını çıkarıp ip yerine kullanmak için sarmaşık parçaları hazırladı ve küçük bir kafes yaptı ona. İçine koydu kuşu. Akşam koyunlarla eve döndü. Güvercini için abisinden biraz yem yürütürken bir yandan da ertesi güne kadar kuşunun açlıktan ölmemesi için dua ediyordu.

Ertesi sabah erkenden kalkıp tepeye koştu. Kan ter içinde cebindeki bezi çıkarıp içindeki yemleri kuşunun ağzına götürdü ama hayvan yemedi. Mehmet şaşırdı, “Yabani güvercin mi acaba?” dedi. Yanında getirdiği suyu da küçük plastik kaba boşaltıp güvercinine verirken bir yandan da onu nasıl doyuracağını düşünüyordu. O sırada kuşun hemen yanında toprağın altına girmeye çalışan solucanı yediğini gördü. “Börtü böcek seviyor demek benim kuşum” dedi. O günden sonra böcek, solucan gibi yiyecekler götürdü kuşuna. Kuş büyüdükçe güzelleşti, başı beyaz kaldı ama diğer tüyleri siyaha döndü. Artık onu kafesten çıkarttığında ayağına uzunca bir ip bağlıyor, kolunda gezdiriyordu. Ama bu güvercin abisininkilerden farklı görünüyordu. Daha büyüktü, sivri pençeleri ve çengel gibi gagası vardı.

Mehmet “Benim tatlı güvercinim” diye sevse de onu aynı haftada bir yılana bir de tavşana saldırdığını görünce kafası karıştı. “Dağlar iyi gelmedi güvercinime” dedi kendi kendine ve kuşunu artık eve götürme vaktinin geldiğine karar verdi. Haftasonu köyden Süleyman’ın düğünü vardı, evdekilerin düğüne gideceğini biliyordu. Süleyman’la arkadaş olduğu için abisi de düğüne gidecek, evde kimse olmayacaktı.

Mehmet, abisine yapacağı sürpriz için bu fırsatı değerlendirmek istedi. Hep birlikte evden çıktılar. Düğün kalabalıklaşınca Mehmet sıvışıp kuşunun yanına gitti hızlıca, tepeye gidiş geliş bir saat sürdüğü için vakit kaybetmemesi gerekiyordu. Koşarak gidip kuşunu aldı ve evin yolunu tuttu. Kendi kuşunu da abisinin kümesine koyacaktı. Abisinin bu kocaman, güçlü güvericini görünce çok sevineceğini, hele onu yavruyken bulup da büyüttüğünü öğrendiğinde artık ona “Sen bu işten anlamazsın” demeyeceğini düşündükçe coşkuyla doluyordu içi.

Nihayet eve vardı. Güvercinini kümesin içine bıraktığı gibi yokluğu farkedilmeden düğüne koştu. Hemen neşeyle meydanda halay çekenlerin arasına katıldı. Keyfi çok yerindeydi. Düğünden sonra hep birlikte eve doğru yürüdüler. Bahçeye girdiklerinde abisi kümesin etrafındaki tüylere bakıp “Noluyor len burda!” diye bağırarak koştu. Kümesin ışığını yaktığında gördüğü manzara ile kendi hayatının ışığı sönmüştü delikanlının: Otuz iki güvercin cesedi ve bir kartal!

DÖNÜŞ

Yetmişime geldiğimde mesleğimi yapmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Minimal ve sevimli evler ile başlayan kariyerimde kısa sürede yükselmiş, sıra dışı tasarımlarımla Avrupa’nın birçok yerinde evlerin yanında sanat galerileri, kütüphaneler, kiliseler de yapmıştım. Tüm eserlerim hala hem yerli hem yabancı turistlerin ilgi odağıydı.

Bir gün Mimarlar Odası’ndan bana ulaşıp bugüne kadar yaptığım evler, yapılarla ilgili bir katalog çalışması düşündüklerini söylediler. Yapılan teklifi kabul ettim. Ancak hepsini kendim yeniden gezmem, fotoğraflamam ve hikayelerini de yazmam şartı ile. Bu onlara da cazip geldi. Yanıma bir yardımcı vermek istediler ama huysuzluğumla nam saldığım için kimseyi ikna edememişlerdi anlaşılan. Benim de işime geldi, zira bu yolculuğa tek başıma çıkmak istiyordum.

Evdeki yardımcım ile valizimi hazırladık. Birkaç parça çamaşır, yemek aralarında acıkınca atıştırmak için grissini paketleri, fotoğraf çekim ekipmanlarım, defterlerim… Önümüzdeki bir ay boyunca bugüne kadar tasarımını yaptığım otuza yakın yapıyı ölmeden önce yeniden görecek olmanın heyecanı ile yola çıktım. Her şehre vardığımda önce yapının dıştan ve içten fotoğrafını çekiyor, sonra yapının yaşayan halini dakikalarca izleyerek notlar alıyor, orada karşılaştığım kişilerle konuşup onların görüşlerini de yazıyordum.

Ayın sonuna doğru yaşlı bedenim yorgun düşmüş olsa da bu iş bana huzur veriyordu. Sanki hayatımın envanterini çıkarıyordum. Son bir işim kalmıştı, ülkenin kuzeyine gelmişken doğduğum ve büyüdüğüm evi de görmek ve fotoğraflamak istiyordum.

Babamın kendi elleriyle göl kıyısına inşa ettiği evi hayal meyal hatırlıyordum. Evin bütününün görüntüsü gelmiyordu bir türlü gözümün önüne ama detaylar hala capcanlı zihnimdeydi; evin dış cephesindeki sarı renk, iç zeminde yürüdükçe gıcırdayan tahtalar, göl tarafından bakınca karşı kıyıdaki dağları gördüğümüz geniş pencere…

Tüm bunları düşünürken erken yaşta kaybettiğim annem ve babam gelmişti aklıma, arabayı kenara çekip küçük bir çocuk gibi ağladım. O ev ve içinde yaşadığımız anılar geçti bir bir aklımdan. Gücümü toparlamaya çalıştım, babamın bizim için yaptığı ev de benim eserlerim kadar görülmeyi ve yazılmayı hakediyordu.

Nihayet eve yaklaşmıştım. Uzaktan onu gördüğümde heyecanlandım. Titreyen ellerimi direksiyona kitlemiştim ama dizlerimi durdurmak pek mümkün değildi. Evin hizasına gelince arabayı durdurdum. Fotoğraf makinemi ve sırt çantamı alıp indim. Çalıların ve kır çiçeklerinin fütursuzca uzayarak eve giden yürüyüş yolunu kapatmasından anlamıştım ki uzun zamandır hiç kimse gelmemişti buraya. Yaklaştıkça da bir harabeye doğru yürüdüğümü gördüm. Yolun yarısında durup evi izledim, demek mimari kabiliyetimi babamdan almıştım. Bu ev eğitimsiz bir köylünün yapabileceği en güzel yapılardan biri olabilirdi. Evin bir fotoğrafını çektim. İçinde yaşayan kimse yoktu, camları kırık, kapısı açıktı. İçeri girdim, kulağımda annemin, babamın ve küçük Moshe’nin sesi vardı.

Merdivenlerden yukarı çıktım, ayaklarım beni çocukken kaldığım odaya götürdü. O zaman gözümde kocaman olan bu oda şimdi ne kadar da küçük görünmüştü bana! Odamda usulca yere uzandım. Fotoğraf makinemi ve defterimi yanıma koydum. “Hoş geldin Moshe” dedim kendime, “Belki de son için en iyi yer, her şeyin başladığı yerdir.”

YILDIZ

Dolabı açtım, onlarca kıyafete baktım birkaç dakika. Sonra elimi rastgele attım, renklerini ve tarzını umursamadan birkaç parça seçip giydim. Olasılık hesabına vursak uyumlu giyinmiş olma ihtimalim azdı. Aynaya baktığımda şaşırmadım o yüzden. Hayatta zevk aldığım çok fazla şey yoktu artık ve giyim kuşam bunlardan biri değildi. Çorap çekmecemi açıp siyah ince çoraplardan bir çirf almak istedim ama her biri tek başına takılıyordu orada, geri kalan ömrümün beş on dakikasını da bir çorabın eşini aramaya ayırmak istemediğime karar verdim. Sağ ayağıma diz altı, sol ayağıma soket çorabı giyerken çorabın her ufak gerilmede birkaç ilmek daha sökülen tarafını ayağımın altına denk getirecek kadar enerji toplamaya çalıştım.

İyi kötü giyinmiştim. Aynanın karşısındaki sandalyeye oturdum sonra. Bağımsızlıklarını ilan etmiş saçlarıma tel tokalarla bir baskın yaptım. Solgun, yorgun ve buruşuk yüzüme baktım, sanki tüm kusurları örtmeye yetecekmiş gibi kıpkırmızı bir ruj sürdüm ve yine rujun kokusu ile dört yaşıma, annemin tuvalet masasında yaramazık yaptığım günlere ışınlandım.

Zamana direnen bir kadını son kertede ele veren ortopedik ayakkabılarımdan birini ayağıma geçirip dışarı çıktım. Merdiven trabzanlarına tutunarak ve her bir katta dinlenerek aşağı inip çıktım apartmandan. Mahalleden ayrılmadan boynuma fular dolamayı unuttuğumu farkettim. Evde birileri olsa bana sepetle salardı diye düşündüm. Yalnızlığa hayıflanacak ne de çok şey oluyordu gün içinde.

Sokakta yürürken birilerinin yanıma gelip bana sarılmasını arzuluyordum. Her zaman gittiğim çay bahçesine gitmek istemedim. Yeni bir yerlere gideyim dedim, belki birileri ile tanışırım. Beyoğlu’na doğru yol aldım. Çıktığım yokuşun kalbimi ne kadar yoracağı  umrumda bile değildi. Yokuşun sonunda beni tanıyabilecek birileri ile karşılaşma ümidi bugün beni hayata bağlayan şeydi.

İşte İstiklal Caddesi’ndeydim. Kalabalığın içinde sanki yürümüyor da bir nehrin damlası gibi kapılmış akıyordum. Korku ile insan içine karışmayalı uzun zaman olmuştu. Ama bugün ümitliydim. Çantamdan küçük aynamı çıkardım. “İşte benziyorum eski bene, gözlerim aynı o günlerdeki gibi. Elbet bir tanıyan çıkacak” dedim kendi kendime.

İnsan başkalarının gözlerinde kendini arar mı? Aradım, bütün gün aradım. Caddenin sonuna geldiğimde her adımda yavaş yavaş tükenen ümidimle birlikte gücüm de tükenmişti. Yolun ortasında yığıldım. Gözlerim kapalıydı ama seslerden başımda bir kalabalık toplandığını anlayabiliyordum. Bu bile mutlu etti beni biliyor musunuz? Tıpkı eski günlerdeki gibi diye düşündüm, etrafımda kalabalıklar. Hanımefendi diyordu biri, adımı bilemiyordu. Kolonya kokusu geldi burnuma sonra, beni ayıltmaya çalışıyorlardı. Sevdiklerinden, kıymet verdiklerinden değil, acıdıklarından yanımdalardı. Yokuş bile kalbimi bu kadar yormamıştı.

Gözlerimi açtım. Ben bir yıldızdım, ben sahnelerin yıldızı Süheyla. Ben hayranlarını, alkışları, insanı göklere çıkaran güzel, iltifat dolu sözleri kaybetmiştim. Ben artık ışığı sönmüş bir yıldızdım.

CENAZE NAMAZI

Otuz yıldır başka biri gibi davranıyorum. Öyle ki o başka biri dediğim kişi ben oldum belki de artık. Peki aslında ben kimim? Yüz kaslarıma bir diktatör gibi her zaman tebessümle gezme emrini vermeseydim, herkesin isteklerine etimle, kemiğimle, kanımla koşmuyor olsaydım, başkalarını kendimden daha çok düşünmeseydim, şu hayatta benim de itirazlarım, kırgınlıklarım, isyanlarım olsaydı, ben nasıl biri olurdum acaba şimdi?

Her şey sekiz yaşımdayken başladı. Yaz tatilinde anneannemlere gitmiştik. Annem bilmediğimiz yer diye sokakta oynamama izin vermiyordu. Yalnızca aynı sokaktaki caminin avlusunda oynayabiliyordum. Bir gün yine topumu almış, avlunun sıcak mermerinin üzerinde tek başıma sektiriyordum. Yüzümü gölgeleyen şapkamın siperliği altında bile kaşlarım çatıktı. Az ilerde oynayan dört çocuğa kızmıştım. Beni yanlarına çağırmadıkları gibi bilerek o tarafa kaçırttığım topumu almaya gittiğimde sohbet girişimi için sorduğum bütün soruların paketini açmadan iade etmişlerdi bana.

Sonra caminin yanına cenaze arabası yanaştı. Şoför indi arabadan, ön taraftaki kadın oturmaya devam ediyordu. Şoför karşıdaki fırına doğru bir ıslık çaldı. Fırındaki adamlar koşarak yanaştılar arabaya. Her biri tabutun bir köşesinden tuttu, avluya girip musalla taşının üzerine bıraktılar. Un kamyonundan çuvalları indiren üstü çıplak adamın her yerine bulaşmış unlar tabutun yeşil örtüsününün bir köşesini de beyaza buladı. Ben kıkır kıkır gülmeye başlayınca bana dönüp hep birlikte parmaklarını dudaklarına götürüp “şşşşşşt” dediler. O zaman anladım; ölüm ciddi bir işti.

Tabut, musalla taşının üzerinde tek başına duruyordu, tıpkı benim gibi yalnızdı. Cenaze arabasından inen güneş gözlüklü kadın avluya girdi. Çok güçlü duygulara sahip insanların gözlerini görmesek bile neler hissettiklerini anlayabileceğimizi o gün öğrendim. Tabuta doğru hırçın adımlarla yürüdü, iyice yaklaştı. Sonra derin bir nefes aldı, “Seni kimse sevmedi bu hayatta, nemrut adamın tekiydin, şimdi Allah cezanı versin!” diyerek tabuta tükürdü. Uzaktan musalla taşına doğru yürüyen imam kadının yaptığını görünce “Ne yapıyorsunuz hanımefendi!” diyerek adımlarını hızlandırdı. Kadın bir hışımla avludan çıkarak uzaklaştı oradan. Ben kenarda elimde topumla buz kesmiş cemaati olmayan cenaze namazını izliyordum. Bu sahneler bana öyle korkutucu geldi, öyle içime işledi ki, o gün karar verdim herkesin gönlünü kazanmaya. Benim böyle kimsesiz bir cenaze namazım olmamalıydı. İşte sonrası bildiğiniz gibi, tüm yaşamım bir kalabalık cenaze namazı hazırlığı.

GÜNAH ÇIKARMA

Rahip gözlerini açtığında rüyasında yanağına bir öpücük konduran kız kardeşinin kokusu burnundaydı hala. Onun bir hafta önce öldüğünü ve hepsinin bir rüya olduğunu hatırladığında yüzünü teriyle nemlenmiş yastığına gömüp hıçkırarak ağlamaya başladı. İnsanlara Tanrının kararlarına teslim olmayı tavsiye ederken bir gün canının bir parçasının ondan vahşice sökülüp alınacağını hiç tahmin edemezdi.

Minik kuşu Beatrice cennete uçmadan önce henüz on beşindeydi. Rahibin kilise dışındaki hayatı da, ailesinden ona kalan son şey de Beatrice’di. Kardeşinin tecavüz edildikten sonra boğularak öldürüldüğünü duyduğunda nefessiz kalmıştı adam. Boğazındaki tüm kaslar imanına baş kaldırmış, onu da kardeşinin yanına göndermek istemişti. Ama ölüm bazen en arzulandığı anlarda erişilmesi imkansız bir hayal oluyor.

Rahip o gün de sabah uyanışlarından payına düşen yasını yaşadıktan sonra kalkıp hazırlanmaya başladı. İçliğinin üzerine siyah elbisesini giydi. Komidinin üzerindeki haçı alarak istavroz çıkarıp boynuna astı. Hüzünlü gözlerini gölgeleyen şapkasını taktı ve kiliseye doğru yol aldı.

Öğlene doğru yardımcılarından biri odasına gelerek günah çıkarmak isteyen birinin kabinde onu beklediğini söyledi. Rahip ağır adımlarla ilerleyerek kabinin kendisi için ayrılan kısmına girip sandalyeye oturdu. Yan taraftaki gencin hızlı hızlı nefes alıp verdiğini duyuyordu. Koyu renk paravan perdeye yanaşarak “Başla oğlum” dedi.

Sesi titreyen genç aklına mukayyet olmakta zorlanır halde tutuk, kekeleyerek anlatmaya başladı: “Ben bir günah işledim efendim, ben çok büyük bir günah işledim. Bir cana kıydım ben efendim. Aslında hiç kötü birisi değilimdir ama kendime hakim olamadım. Öylesine çok bağırıyordu ki, sesini kesmesini istemiştim sadece. Ben o minik kuşu, o masumu boğarak öldürdüm Rahip!”.

Boğularak öldürülen minik kuşu Beatrice! Rahip kirli mor perdeyi hışımla açtı ve iki elini genç adamın boğazında kilitledi. Bütün gücü ile adamın boğazını sıkıyor, kenetlenmiş dişlerinin arasından ıslık gibi bir ses çıkıyordu. Saniyeler sonra adam öldü. Karanlık kabinin içine önce adam, sonra da sabah boğarak öldürdüğü muhabbet kuşunun avucunda tuttuğu minik cesedi yığıldı.

MERMER ŞAMDAN

Ortalık sessizdi. Adam pencerinin önündeki divana uzanmış, kalorifer peteğine sırtını yaslayıp sıcakla mayışarak uyumuştu. Az sonra sessizliği bozansa adamın horlaması olmuştu.

Kadın mutfakta yemek yapıyordu. Yaşlanmıştı artık, ayakta durmakta zorlanıyordu. Yere oturmuş, serdiği bir örtünün üzerine kesme tahtasını koymuş öyle yapıyordu işini. Soğanı doğramaya başladı önce. Gözleri yaşardı hemen. Elinin tersiyle sildi gözlerini. Buruş buruş derisi tuttu yaşları içinde. Gözleri soğanı bahane bilmiş gibi durmaksızın yaşarmaya devam ediyordu. Sonra domatesleri doğradı küçük küçük. Sıra ince yeşil biberlere geldi. Her birinin ucunu kesip diline götürdü, acı mı diye baktı. Yemek acı olursa kocası yemezdi.

Bunları yaparken bir türkü söylüyordu kadın. Adamın horlamasını duymamak için her dakika sesini biraz daha yükseltiyordu. Koca gövdesini zorlukla hareket ettirip ayağa kalktı ve yemeği ocağa koydu. Her günkü gibi sıradan bir gündü. Yemek pişecek, sofrayı hazırlayacak, kocasını uyandıracaktı. En azından öyle olacağını sanıyordu ama bilinçaltının ona küçük bir sürprizi vardı.

Sebebini bilmeden hiç kullanmadıkları salonun kapısını açmıştı. İçeri girdi. Eski eşyaların her birine göz attı. Konsola doğru yürüdü, üzerinde duran mermer şamdanı aldı eline. Buz gibi soğuktu, içi ürperdi. Şamdanla birlikte odadan çıktı, eve yayılan yemeğin kokusu girmesin diye salonun kapısını kapadı. Odaya, kocasının yanına gitti. Başında durdu, bir dakika kadar ona baktı. Şamdanı tuttuğu sağ elini havaya kaldırdı ve şamdanla adamın kafasına vurmaya başladı. Sanki tüm bu kiloları o an daha güçlü vurabilmek için biriktirmişti hayatı boyunca. Vurdu, vurdu, vurdu. Adamın kafasından perdeye sıçrayan kanlara bakarken hangi leke çıkarıcıyı kullanabileceğini düşündü. Sonra elindeki üç başlı, soluk krem renginin kana bulanmasıyla pembeye dönen mermer şamdanı sehapanın üzerine koydu.

Mutfağa gidip yemeğin altını kapattı. Evin kapısını açıp karşı komşunun zilini çaldı. Komşusu kadını karşısında elleri ve kıyafeti kanlar içinde görünce bir yandan sorular sorup bir yandan da kadının sağına soluna bakmaya başladı. Yaşlı kadın “Öldü” dedi , “Ben öldürdüm”. Sonra apartman merdivenlerine çöktü. Çok vakit geçmeden polisler geldi. Kadının kollarına giren iki polis memuru onu oturduğu yerden zorlukla kaldırdı ayağa. O sırada komşusu hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yirmi yıllık komşusuna hayret ve dehşetle soruyordu “Neden yaptın teyze, bir gün olsun kötü davranmadı o adam sana, bir gün olsun kavga ettiğinizi duymadım”.

Yaşlı kadın cevap verdi: “Çok horluyordu.”

MASA

Şu dünyada vazifesi hemen bitip hayattan usulca çekilenlere çok özeniyorum. Bir perde olabilirdim mesela, yaz aylarında güneşin ağır ağır soldurduğu, rüzgarın dışarı çekip hırpaladığı, modası geçince çöpe atılan… Ya da yayları gevşeyen, örtüyle de eskiliği gizlenemeyen, üzerine dökülen yiyecek içeceği süngerinin derinliklerine kadar emmiş ve gözden kolay çıkarılan bir kanepe…

Ama işte benim de kaderimde masa olmak varmış. Evlerin karizmatik ve vazgeçilmezi olarak nitelendirilmeyen ama her evde mutlaka bir kenara yerleştirilen eşyası, sıradan bir masa. Onca işlevimiz var, yine de çok konuşmazlar hakkımızda. Çilemiz de bitmez bir türlü. Diğer birçok eşya gibi modası geçti diye evden çıkarılmayız kolay kolay, en kötü ihtimalle bir örtü veya çiçek desenli muşamba ile kapatılırız, eskiyince hemen bir boya veya cila attırıverirler üstümüze. Çöpe atılmaz eskiciye veriliriz. Ah ne hallere düştüm ben bir bilseniz!

Hayatım her masanınki gibi ormanda başladı. Gölgesinde türlü canlının huzur bulduğu bir ağaçtım. Ceviz miydim acaba? Tam hatırlamıyorum, o kadar geride kaldı ki o yıllar. Bir masaya dönüştürüldükten sonra çok yer gezdim. İlk yapıldığımda o gıcır gıcır halimdeyken bir şirket aldı beni. Allahım ne sıkıcı günlerdi! Gergin, asık suratlı bir grup adam otururdu tepeme, çene Allah çene. Kalemler döndürülüp vurulur başıma tak tak tak! Çok zor günlerdi. Neyse ki şirkette işler iyi gidip daha büyük bir yere taşınacakları zaman sattılar beni bir spotçuya.

Henüz yeni sayılırdım. Orta halli, yeni evli bir çift aldı beni yemek masası diye. İlk zamanları tabi, her akşam yemeğinde gülüşmeler, muhabbetler… Bir süre sonra tartışmalar da başladı üzerimde yemek yerlerken. Ben de geriliyordum haliyle, benim gerginliğim de pek zor oluyor; bardak değilim ki çat diye çatlayıvereyim, kapı değilim ki pat diye çarpıvereyim. Öylece duruyorum. Çok gergin zamanlardı, neyse ki boşandılar bir yıl sonra, beni de verdiler bir ikinci el eşyacıya.

Sıradaki yerim küçük bir tekstil atölyesiydi. Üzerimde çizim ve kesim yapmak için almışlar beni. Sabahtan akşama kadar Müslüm Gürses, moleküllerim yaşlandı yemin ederim. Üstüne bir de iğne mi saplanmadı bana, kesim bıçağı mı çizmedi beni, yara bere içinde kaldım. Atölyenin sahibi de az Allahsız değildi, geceleri arkadaşlarını atölyeye doldurur, kumar çevirirdi üzerimde. Gece de huzur yoktu orada bana. Çok beddua ettiğimden mi bilmem, işleri iyi gitmedi atölyenin, sattı o da beni.

Sonra düştüm bir pavyona. Gündüz kös kös otur, gece eller havaya. Rakı bardakları tak diye çarpılır kafama, anason kokulu ne muhabbetler döner üzerimde, benim ahlakımı orası bozdu vallahi. Hele konsomatrisler üzerime çıkıp da dans etmezler miydi, ufff manzarayı en güzel ben görürdüm söylemesi ayıp. Gezdiğim onca yerden sonra en eğlenceli yer bu payvondu, arada kavgalar çıkıp üzerime sandalyeler vurulsa da değişik hikayelere şahit olmak eğlendiriyordu beni. Ama burada da birkaç yıldan fazla kalamadım. Sebebini öğrenemedim ama bir gün gözümü Çukurcuma’daki bir antikacıda açtım.

“Hah” dedim, “Geldik entel sokağına.” Tek başına yaşayan iç mimar bir hanım kız aldı beni evine. Neymiş efendim, İskandinav tarzı evine çok yakışacakmışım. Laflara bak hele! Hadi hayırlısı dedim. Bir taşıma firmasından araç getirtti iki sokak ötedeki evine götürmek için beni. Onca paranın üzerine bir de bahşiş verdi adama, parayı nereye harcayacağını bilemeyen birinin eline düştük anlaşılan. Evine bir anlam veremedim ben bu kızın; tablolar, biblolar, evde iki kedi, bir köpek.. Köpek bir gün direk sanıp da bacağımın birine işemesin mi, “it oğlu it seni, hoşt!” desem de sesimi duyuramam ki. Kız temizlikten de anlamıyor, kaç gün sidik koktum da bana mısın demedi.

Neyse, kızın arkadaşı geldi birgün. Ona gösteriyor beni heyecanla, “Yeni masam nasıl Bengücüğüm, tam evimin havasına uygun değil mi, bayılıyorum böyle kullanılmış ruhu olan eşyalara”. Hey yavrum hey, sen geçip geldiğim yolları, ruhumu bilsen sokar mıydın beni bu eve acaba! Öncesinde bir yazarın masası falan olduğumu zannediyor herhalde şapşal.

Velhasılı kelam, şimdilik buradayım, şu entel kızdan biraz tahsil kapmaya çalışıyorum. Bakalım hayat beni daha nerelere sürükleyecek.

BÜYÜK YALAN

“Taşra küçük kalp spazmları gibidir, öldürmez ama tat da bırakmaz insanda. Taşrada en kötüsü kafanın az da olsa çalışıyor olmasıdır. Bir yerlere sığamazsın o halinle, kimselerle sohbet edemezsin. Azıcık heyecanlanıp konuşmayı uzattıysan mahallenin delisi ilan edilirsin. Taşrada eğer hayat hakkında iki kelam ediyorsan, elinde kitap taşıyorsan entel derler sana, ki taşrada küfürdür bu.”

Çay ocağında oturmuş bu satırları yazıyordu önündeki saman kağıda. Çocuğunun okul kitabından kopardığı kağıdın arka tarafındaki Türk bayrağı ve İstiklal Marşı’nın solgun boyaları fon olmuştu yazdıklarına. Karşısındaki sandalyenin çekilmesiyle metal ayakların mermer zeminde çıkardığı ses irkiltti onu. Selam verip masasına oturan adam ilçenin yerel radyosunun sahibiydi. Hoş beş ettikten sonra lafa girdi: “Az kaliteyi yükseltelim dedim radyoda. Bizim buralarda da en kaliteli adam sensin be. Ne dersin, gece yarısına doğru bir şiir programı yapar mısın? Kendi yazdıklarından da okursun”.

Teklifi kabul etti. Yılın en soğuk günlerinde gecenin ayazı yüzünü kamçılarken her gün aynı saatte radyonun yolunu tuttu. Her programda kendi yazdığı şiirleri okudu, aralarda şarkılar çaldı. Telefonla canlı bağlantı yapıp konuklar aldı, sevgiden, vefadan, merhametten, dürüstlükten konuştular. Şiirleri çok sevildi. Öyle ki radyo programının müdavimi olan kadın -ilçenin yalnızca broşür ve elif ba cüzleri basan matbaasının sahibinin karısı-  eşini ikna ederek onun şiirlerini bastırttı.

Siyah kapağın üzerinde plastik kırmızı bir gül resmiyle çıkmıştı kitap; en üstte adamın ismi, altta kitabın: Büyük Yalan. Kitap ilçede dağılmaya başlamıştı bile. Yediden yetmişe birçok kişi almıştı kitabı. “Ben de şiir okuyom” diye hava atmak isteyen birinin olduğu her evde alınıp zigon sehpaların en üstte duran, yerinden hiç oynatılmayan en büyük parçasının üzerine koyulmuştu.

Adam hayatının en büyük yalanını kitabının ismine gizlemişti; Büyük Yalan. İlçe memnundu kitaptan, ama o kendi kitabını eline her aldığında Atilla İlhan, Turgut Uyar, Cahit Zarifoğlu, Nazım Hikmet ve daha nice şairlerin elleri yakasına yapışıyordu sanki. Büyük Yalan’ın içindeki dizeler, bir taşra entelinin meşhur şairlerin en az bilinen şiirlerinden alınan dizelerle, ince bir işçilikle, yapboz yapar gibi işlenmişti. Suçlulukla kıvrandığı, uyuyamadığı gecelerde ninni gibi fısıltıyla tekrar edip durduğu cümleye sığınırdı: “İlham geldiydi de biz mi yazmadık”.