Ağır kapıyı omzumu dayayıp zayıf bedenimle ittim ve bankanın kapısından yine güvenlik görevlisine kaşlarımı çatarak girdim. Ondan hoşlanmadığımı yalnız mimiklerimle ifade edebiliyordum. Bankaya her geldiğimde beni göz hapsine alıyordu başka işi yokmuş gibi. Bakışları sırtıma çengel gibi takılmış halde bekleme koltuklarına doğru yürüdüm. Az önce boşalan koltuklardan birine oturmuş olacaktım. Deri döşeme hala sıcaktı. İlkokuldaki ısı alışverişi konusu geldi aklıma. Şimdi ben miydim daha sıcak deri döşeme mi? Isı nereden nereye doğru akacaktı?
Dışarının soğuğundan sonra içerisi sauna gibi gelmişti. Paltomu çıkardım hemen, vezneye gidene kadar terlememeli, kötü kokmamalıydım. Bankanın içi ferah bir koku ile kaplıydı. Kesin bir yerlere monte edilmiş o elektronik aletlerden on dakikada bir fıst eden bir koku vardı. Ve muhtemelen o kokunun şişesi mavili bir etiketle kaplıydı ve üzerinde de “ocean fresh” gibi bir şey yazıyordu.
Tüm bunları düşünürken az kalsın yanımdaki boş koltuğa koyduğum narin gülümün üzerine bir kadın oturacaktı. Geniş bir kalçanın altında dümdüz olmaktan son anda kurtardım küçük, kırmızı gülümü. Kadının elindeki sıra numarası kağıdını görünce numara almadığımı farkettim. Buraya her gün geldiğim halde heyecanımı yenemiyordum. Koltuğa paltomu ve gülü bırakıp numaratöre doğru yürümeye başladım. Güvenlik görevlisi de benimle birlikte karşı taraftan aynı yere doğru adım atıyordu. Sanki sekiz yaşındaydık, mahalleden arkadaştık ve sokakta “aldım verdim ben seni yendim” oynuyorduk. Yürürken belindeki silahı göstermek için göbeğini iyice şişiriyor, silahın metal kabzesi ışık vurdukça parlıyor, gözümü alıyordu.
Numaratörün düğmesine bastım, makineden taze çıkan sıcak, gıcır gıcır küçük kare kağıdın üzerine baktım güvenlik görevlisi için hazırlanmış çatık kaşlarımın gölgelediği gözlerimle; 243. O sırada “din don” diye veznelerin birinden gelen sese doğru baktım hemen. Önümde daha on kişi vardı. Yerime geri dönüp beklemeye başladım. O ana kadar başımı çevirip de onun oturduğu vezneye doğru bakmadım bile. Laf çıkmasını ve zor durumda kalmasını hiç istemiyordum. Acaba bugün numaram onun veznesinde yanar mıydı? Günlerden Cuma’ydı. Bu hafta hiç denk gelmemişti. Ama bugün olmalıydı çünkü ona gül almıştım.
Numara kağıdı sıcaktan ve heyecandan terleyen ellerimle nemlenip yumuşamıştı. Ben onu katlayıp şekilden şekile sokmuştum ki siyah tabelada 243 numara yanıp sönmeye başladı. Tam da umduğum gibi, onun veznesine denk gelmiştim bugün.
Koşarak vezneye gittim. Elimdeki kağıdı uzattım önce. Yine merhaba demeyi unutmuştum. “Hoş geldiniz efendim” dedi. Bana, “efendim” dedi! Ah bu kız beni öldürecek, nasıl da şımartıyor insanı! Nereden öğrenmiş erkeğine efendim demeyi, bu zamanda böyle kızlar mı kaldı! Numara kağıdını eline alınca gülmeye başladı. “Siz hep vaktinde gelirsiniz, açmaya gerek yok kağıdı” dedi. Yani demek istiyor ki, “yeter artık, vakti geldi, bekletme beni”.
Gülü veznenin küçük penceresinin önüne bıraktım. “Biraz yıprandı yolda ama” dedim. Yine gülümseyerek “Olsun, yine de güzel” dedi. Aramızdaki yaş farkını mesele etmediğini de böylece anlamış oldum. “Yaşlanmış olsan bile kabulümsün” demek istedi.
“İşleminiz nedir?” diye sordu. “Hesabıma para yatıracağım” dedim. Tahmin etmesi zor değildi aslında, ya para yatırıyordum, ya para çekiyordum. Her gün buraya gelmek için iki banka arasında mekik dokuyordum, birinden al ötekine yatır, sonra oradan al diğerine. İşin aslı yorulmuştum iyiden iyiye ama bu izdivaç gerçekleşene kadar biraz fedakarlık yapmam gerekiyordu. Değil mi ki gönlümün sultanı sırf benim için bu köhne bankaya gelip akşama kadar çalışmaktan gocunmuyordu. Ben de onun için dünyanın en sebatkar müşterisi olmalıydım.
İlişkimiz başladığından beri çok güzel gidiyordu. Bakışlarımızla ve şifreli konuşmalarımızla gelebileceğimiz noktaya kadar gelmiştik. Ama artık konuşmanın vakti gelmişti. Tek sorun etrafımda dolanıp duran güvenlik görevlisiydi. Bugün daha da dibime kadar giriyor, sevdiğime de kaş göz yapıyordu. Ben bu yaşa kadar kibar bir İstanbul beyefendisi olarak yaşamamış olsam çoktan tokadı indirmiş olurdum onun suratına ya, güzel yüzlümü korkutmak en son isteyeceğim şeydi. Veznenin önünü iyice kapatarak gülü ona uzattım. “Teşekkürler ama alamam” dedi gülümseyerek. Peki gülümserken neden arkama doğru bakıp başıyla işaret vermişti?
O sırada iki kolumda birden o deyyusun ellerini hissettim. Ayaklarım neredeyse yerden havalanacaktı. Gül yere düştü. Onun gözlerine son bir kez bile bakamadım. Güvenlik görevlisi beni yaka paça bankanın kapısından dışarı fırlattı. “Bir daha buraya geldiğini görmeyeyim senin, kart zampara!” diye de bağırdı. Bankanın içindekilere de bankanın önünden geçenlere de rezil olmuştum. Düştüğüm yerde öylece kaldım birkaç dakika. “Şimdi koşar gelir” dedim sevdiğim, ama gelmedi. Demek benimle gönül eğlendirdi öyle mi? Kaç zamandır çiçek açmış kalbim oracıkta soldu. Kalp krizi geçirmişim. Gözümü hastanede açtım. Başımda beyazlar içinde bir melek duruyor. Hemşirelerin en güzeli, bana göz kırpıyor.
