MÜDAVİM

Ağır kapıyı omzumu dayayıp zayıf bedenimle ittim ve bankanın kapısından yine güvenlik görevlisine kaşlarımı çatarak girdim. Ondan hoşlanmadığımı yalnız mimiklerimle ifade edebiliyordum. Bankaya her geldiğimde beni göz hapsine alıyordu başka işi yokmuş gibi. Bakışları sırtıma çengel gibi takılmış halde bekleme koltuklarına doğru yürüdüm. Az önce boşalan koltuklardan birine oturmuş olacaktım. Deri döşeme hala sıcaktı. İlkokuldaki ısı alışverişi konusu geldi aklıma. Şimdi ben miydim daha sıcak deri döşeme mi? Isı nereden nereye doğru akacaktı?

Dışarının soğuğundan sonra içerisi sauna gibi gelmişti. Paltomu çıkardım hemen, vezneye gidene kadar terlememeli, kötü kokmamalıydım. Bankanın içi ferah bir koku ile kaplıydı. Kesin bir yerlere monte edilmiş o elektronik aletlerden on dakikada bir fıst eden bir koku vardı. Ve muhtemelen o kokunun şişesi mavili bir etiketle kaplıydı ve üzerinde de “ocean fresh” gibi bir şey yazıyordu.

Tüm bunları düşünürken az kalsın yanımdaki boş koltuğa koyduğum narin gülümün üzerine bir kadın oturacaktı. Geniş bir kalçanın altında dümdüz olmaktan son anda kurtardım küçük, kırmızı gülümü. Kadının elindeki sıra numarası kağıdını görünce numara almadığımı farkettim. Buraya her gün geldiğim halde heyecanımı yenemiyordum. Koltuğa paltomu ve gülü bırakıp numaratöre doğru yürümeye başladım. Güvenlik görevlisi de benimle birlikte karşı taraftan aynı yere doğru adım atıyordu. Sanki sekiz yaşındaydık, mahalleden arkadaştık ve sokakta “aldım verdim ben seni yendim” oynuyorduk. Yürürken belindeki silahı göstermek için göbeğini iyice şişiriyor, silahın metal kabzesi ışık vurdukça parlıyor, gözümü alıyordu.

Numaratörün düğmesine bastım, makineden taze çıkan sıcak, gıcır gıcır küçük kare kağıdın üzerine baktım güvenlik görevlisi için hazırlanmış çatık kaşlarımın gölgelediği gözlerimle; 243. O sırada “din don” diye veznelerin birinden gelen sese doğru baktım hemen. Önümde daha on kişi vardı. Yerime geri dönüp beklemeye başladım. O ana kadar başımı çevirip de onun oturduğu vezneye doğru bakmadım bile. Laf çıkmasını ve zor durumda kalmasını hiç istemiyordum. Acaba bugün numaram onun veznesinde yanar mıydı? Günlerden Cuma’ydı. Bu hafta hiç denk gelmemişti. Ama bugün olmalıydı çünkü ona gül almıştım.

Numara kağıdı sıcaktan ve heyecandan terleyen ellerimle nemlenip yumuşamıştı. Ben onu katlayıp şekilden şekile sokmuştum ki siyah tabelada 243 numara yanıp sönmeye başladı. Tam da umduğum gibi, onun veznesine denk gelmiştim bugün.

Koşarak vezneye gittim. Elimdeki kağıdı uzattım önce. Yine merhaba demeyi unutmuştum. “Hoş geldiniz efendim” dedi. Bana, “efendim” dedi! Ah bu kız beni öldürecek, nasıl da şımartıyor insanı! Nereden öğrenmiş erkeğine efendim demeyi, bu zamanda böyle kızlar mı kaldı! Numara kağıdını eline alınca gülmeye başladı. “Siz hep vaktinde gelirsiniz, açmaya gerek yok kağıdı” dedi. Yani demek istiyor ki, “yeter artık, vakti geldi, bekletme beni”.

Gülü veznenin küçük penceresinin önüne bıraktım. “Biraz yıprandı yolda ama” dedim. Yine gülümseyerek “Olsun, yine de güzel” dedi. Aramızdaki yaş farkını mesele etmediğini de böylece anlamış oldum. “Yaşlanmış olsan bile kabulümsün” demek istedi.

“İşleminiz nedir?” diye sordu. “Hesabıma para yatıracağım” dedim. Tahmin etmesi zor değildi aslında, ya para yatırıyordum, ya para çekiyordum. Her gün buraya gelmek için iki banka arasında mekik dokuyordum, birinden al ötekine yatır, sonra oradan al diğerine. İşin aslı yorulmuştum iyiden iyiye ama bu izdivaç gerçekleşene kadar biraz fedakarlık yapmam gerekiyordu. Değil mi ki gönlümün sultanı sırf benim için bu köhne bankaya gelip akşama kadar çalışmaktan gocunmuyordu. Ben de onun için dünyanın en sebatkar müşterisi olmalıydım.

İlişkimiz başladığından beri çok güzel gidiyordu. Bakışlarımızla ve şifreli konuşmalarımızla gelebileceğimiz noktaya kadar gelmiştik. Ama artık konuşmanın vakti gelmişti. Tek sorun etrafımda dolanıp duran güvenlik görevlisiydi. Bugün daha da dibime kadar giriyor, sevdiğime de kaş göz yapıyordu. Ben bu yaşa kadar kibar bir İstanbul beyefendisi olarak yaşamamış olsam çoktan tokadı indirmiş olurdum onun suratına ya, güzel yüzlümü korkutmak en son isteyeceğim şeydi. Veznenin önünü iyice kapatarak gülü ona uzattım. “Teşekkürler ama alamam” dedi gülümseyerek. Peki gülümserken neden arkama doğru bakıp başıyla işaret vermişti?

O sırada iki kolumda birden o deyyusun ellerini hissettim. Ayaklarım neredeyse yerden havalanacaktı. Gül yere düştü. Onun gözlerine son bir kez bile bakamadım. Güvenlik görevlisi beni yaka paça bankanın kapısından dışarı fırlattı. “Bir daha buraya geldiğini görmeyeyim senin, kart zampara!” diye de bağırdı. Bankanın içindekilere de bankanın önünden geçenlere de rezil olmuştum. Düştüğüm yerde öylece kaldım birkaç dakika. “Şimdi koşar gelir” dedim sevdiğim, ama gelmedi. Demek benimle gönül eğlendirdi öyle mi? Kaç zamandır çiçek açmış kalbim oracıkta soldu. Kalp krizi geçirmişim. Gözümü hastanede açtım. Başımda beyazlar içinde bir melek duruyor. Hemşirelerin en güzeli, bana göz kırpıyor.

CELLAT

Şehrin biraz dışında, semasında bedduaların dolandığı, üzerine kan sıçramış siyah-beyaz bir hayattı bizimkisi. İnfaz hanedanlığının bir üyesiydik hepimiz. Meslek babalardan oğullara geçerek devam ediyordu. Kimsenin tercih hakkı yoktu. Zaten şehir halkı bizi aralarında istemiyordu. Evlerine davet edilmiyor, sokaklarında rahatça dolaşamıyor, hatta kiliseye bile gidemiyorduk. Çocuklar okullara alınmıyordu. İnfaz hanedanlığının çocukları evde eğitim alıyordu.

Babam saray cellatlarından biriydi. Bu hepimiz için kariyeriyerimizde gelebileceğimiz en yüksek noktaydı. Babamın üç yüz on beş infazı vardı. Her infaz sonrası yüzünde bir çizgi daha derinleşiyordu sanki. O işini mükemmel yapan bir cellattı. Her seferinde üç vuruş hakkından ilkinde baltası ile maharetini ortaya koyar, kelleleri en uzak mesafeye fırlatırdı. Birkaç mahkumu infaz etmeyi bir türlü beceremeyip can çekişmelerine sebep olduktan sonra mesleği elinden alınan amcam kendini eve kapattığıdan beri babam ailesinin gurur kaynağıydı.

Müthiş bir anatomi bilgisine sahip olan babam işinden arta kalan zamanlarda doktorluk yapıyordu. Şehirden gizlice gelip tedavi olanların sayısı az değildi. Bir gün evimizde babamın mahir ellerine kendini emanet eden insanlar ertesi gün şehrin sokaklarında ona rastladıklarında karşılarında yalnızca bir cellat görmeyi tercih eder, yüzlerini çevirirlerdi. Oysa onun başka bir hayatı tercih etme hakkı yoktu.

Peki ya benim? Babam ne zaman bana ufak ufak bir şeyler öğretmeye kalksa güçsüz bedenim, nahif kişiliğim onu kaygılandırırdı. En zorlu infaz günlerinin akşamında bile onu öyle görmezdim. Bazen yemek için kestiğimiz hayvanlar üzerinden bana ders anlatırdı. Uygulamayı ise evimizin bahçesindeki bal kabakları ile yapardık. Kılıcımla onlarca bal kabağının kafasını uçurmuştum.

Ama bir gün sıra gerçek bir canı almaya geldi. Bahçede babamı bekliyordum. Öğle saatleriydi. Hava rüzgarlıydı. Mahallemizin sevimli köpeklerinden Lizzy’nin sesi geliyordu kulaklarıma. Ses gittikçe yaklaşıyordu. Babam bacaklarını bağlayıp ensesine vurmuş getirmişti Lizzy’yi. Önüme attı toprak rengi parlak tüyleriyle titreyen sesi kısılmış köpeği. Kılıcı elime verdi, haydi dedi. Tercih yapmak için bir saniye bile beklemedim. Bedenim karar vermişti benim yerime. Olduğum yere yığılmışım. Kendime geldiğimde yatağımdaydım, babam da başımda bekliyordu. Göz göze geldik. Yalvaran gözlerle ona baktım. Hiçbir şey söylemedi. O hafta evde sessizce hazırlıklar yapılıyordu. Babam en azından benim kaderimi değiştirmeye, başka bir ülkeye kaçarak hayatının geri kalanını doktor olarak geçirmeye karar vermişti.

Ben cellat olmayacaktım, babamın eski bir cellat olduğunu kimse bilmeyecekti, annem de diğer kadınlar gibi şehir pazarlarında alışveriş yapabilecekti. Eğer yola çıktığımız gece saray askerleri tarafından yakalanmamış olsaydık bunlar olacaktı. Ama o gece babam krala ihanetini canı ile ödedi. Annem askerleri durdurmaya çalışırken öldü. Ben yetiştirilmek üzere saraya alındım. Ve ülkenin en meşhur cellatlarından biri oldum.

SEVGİLİ GÜNLÜK

“Sevgili günlük; Bugün sabah erkenden kalktım, penceremin önündeki ağaca konan kuşlar uyutmadı. Uykumu alamamış bile olsam gülümseyerek açtım gözlerimi. Çünkü mutfaktan sucuklu kaşarlı tostun kokusu geliyordu burnuma. Annem her zamanki neşesiyle hareketli bir türkü söylüyordu sessizce. Kalkıp onun yanına koştum, beni görünce gözleri ışıldadı, yanağına bir öpücük kondurdum. Kirli ellerini bana değdirmemeye çalışarak kollarını doladı boynuma. Sonra onunla güzel bir kahvaltı yaptık. Ben ona yine kafamdan uydurduğum birkaç saçma bilmece sordum, her birini ciddiyetle düşünüp cevaplar verdi. Şakalaştık, gülüştük. Kahvaltıdan sonra odama gidip dolabımı açtım. Annem dün yıkamıştı çamaşırları, yumuşatıcının çiçek kokusu sardı her yanı. Üzerime kıyafetlerimle birlikte baharı da kuşanmış oldum.

Bugün okul olmadığı için arkadaşlarımla görüşecektim. Kapıdan çıkarken annem cebime harçlık koydu. Semtimizin meydanında buluştuk arkadaşlarla. Okula giderken arada bir önünde durup vitrinindeki pastalara baktığımız, sahibi bizi farkedince de camdaki yansımamızdan saçımızı başımızı düzeltiyormuşuz gibi numara yaptığımız pastane var ya, işte oraya gittik. O tatlıların tadına bakma zamanı gelmişti. Ben içi çikolata parçalı ve fıstıklı kocaman bir dilim pasta sipariş ettim, yanına da limonata. Pastaneden sonra lunaparka gittik. Çarpışan arabayı ben ısmarladım arkadaşlara.

Akşam üzeri eve döndüğümde babam da işten gelmişti. Beni görünce kollarını açıp koş bakalım dedi. Artık kucağına zıplayacak kadar küçük olmasam da beni kollarını açarak şefkatine davet etmekten hiç vazgeçmiyordu. Akşam yemeği için masaya oturduğumuzda günümün nasıl geçtiğini anlattım onlara. Mutluluğumun bir kısmı onlara da geçmişti ama bendeki mutluluk çoğalmıştı. Hayatımın en güzel anlarını bu evde yaşadığımı farkedip ne kadar şanslı olduğumu düşünerek çalışma masama geçtim. Çünkü biliyorsun sevgili günlük, tüm bunları yazmasam olmaz.”

İçerden gelen bağırış sesleriyle irkildi çocuk. Kalemi halının üzerine bıraktı. Elindeki tek ortalı kareli defteri oturduğu minderin altına sakladı. Günlük rutinlerine dönüşen kavganın eşyaları fırlatma aşamasına geçmişlerdi. Birazdan babası fiziksel gücünün üstünlüğünü gösterecekti annesine. Belki sıra ona da gelirdi. Başını kaldırıp tavanın hemen altındaki küçük pencereye baktı. Yoldan geçenlerin ayaklarını izledi. Bir parça gökyüzü görünüyor olsa belki ona iyi gelirdi. İçerdeki kavga ne zaman biterdi acaba? Sabah kahvaltıda yediği çeyrek salçalı ekmekle duruyordu hala. Annesi o evden çıkmadan önce ne kadar beddua varsa okuyup üfledikten sonra cebinde kalan bozuklukları da almıştı ondan. Sabahtan akşama kadar lunaparkta su satmaya çalışırken simitçiyi de görmezden gelmişti bu yüzden, kağıt helvacıyı da, lahmacuncuyu da. Defteri çıkardı yine sakladığı yerden. Son sayfayı açtı. Yazdıklarına hızlıca göz geçirdikten sonra tonlarca ağırlıktaki küçük başını dizlerine dayadığı kollarına gömdü. Ağlamanın faydası yoktu. Kirli kazağı bahar kokmuyordu.

PATİSKA GECELİK

Yaşlı kadın haftalardır yattığı yataktan ilk defa ayağa kalktı. Etrafta kimseler yoktu. Odanın köşesindeki sandığı görüyordu. Bu kadar yakınındaki bir yere varıp varamayacağını düşündü bir süre. Sandık yakındı, belki on beş adım uzaklıkta. Ama zayıf ve güçsüz haliyle dakikalar alabilecek bir yoldu bu. Eğer kapağını açmayı başarabilirse işte o zaman daha da uzaklara gitmiş olacaktı. Gittiği yerden geri gelebilir miydi, ondan bile emin değildi.

Titreyen bacaklarıyla duvarlara tutuna tutuna yürürken yeni doğmuş bir ceylan yavrusunu andırıyordu; öyle bir hışımla ayağa kalkış, öyle bir yol alış. Soğuk avuçlarını soğuk duvarlara bastıra bastıra vardı sandığın yanına. Önüne oturdu. Üzerindeki örtüyü elinin tersiyle iterek yere düşürdü. Kapağı sıvazladı birkaç kez, eski bir dostun sırtını sıvazlar gibi. Sonra kapağı kaldırdı. Naftalin kokusu sardı odayı. En üstte duruyordu aradığı şey. Kirli beyaz patiskadan gecelik. Onu giydiği zamanlarda kırk beş kiloydu. Sonraki yıllarda bir daha içine hiç sığamaz zannederdi. İşte şimdi yine kırk beş kiloydu. Geceliği kırılacak narin bir eşya gibi çıkardı sandıktan. Yavaşça ayağa kalkıp aynanın önündeki tabureye gitti. Ona tutunarak üzerindekileri çıkardı. Aynada buruşmuş ve derileri sarkmış çıplak bedenine bakarken “Bana en çok toprak yakışır” diye düşündü. Sonra patiska geceliği giydi.

Geceliğin etek kısmının sağ yanında bir yer kare şeklinde oyulup kesilmişti. Bunu ne zaman ve neden yaptığını hatırlayamadı. Hafızasının ona cimrice davrandığı anlardan birindeydi yine anlaşılan. Ama o kesiğe baktıkça canının acıdığını hissetti. Kalbi birinin avuçları arasındaymış da sıkılıyormuş gibi. Sağ elini kalbine götürdü. Sandalyeye tutundu. Aynada ölüm anını izlerken gözleri dehşetle büyüdükçe büyüyordu. Döşemenin üzerine yarım kalmış bir hayat, eksilmiş bir hafıza, kesik bir gecelikle kırk beş kiloluk ceset usulca yığıldı.

O sırada ülkenin başka bir köşesinde, bir hastane odasında, yaşlı bir adamın yine öksürük nöbetleri başlamıştı. Pijamasının cebinden kenarı oyalı patiska mendilini çıkardı. Ağzını onunla kapadı öksürürken. Mendilin ortasına bulaşan kan incelmiş dokumada hızla yanlara doğru yayıldı. Mendili avucunun içinde sımsıkı tutuyordu. Ruhu tüm vücudundan çekilip koluna, oradan avuçlarına ve mendile doğru akıyordu. Mendil adamın ruhunu büsbütün emdiğinde avucu gevşedi. Kanlı patiska mendil yere düştü.

TOPRAK

Uzun zamandır dışarıda yemek yememişlerdi. Karısının isteği üzerine o akşam en güzel kıyafetlerini giyip dışarı çıktılar. Lüks bir lokantada yer ayırtmışlardı. Caddeye inip bir taksi çevirdiler. Taksicinin tüm sohbet denemelerini usta oyuncular gibi duymazdan gelerek karşılıksız bıraktılar.

Lokantaya vardıklarında taksideki oda kokusunun sindiği kavun kokulu paltolarını girişteki vestiyere bıraktılar. Garson, masalarına kadar eşlik etti onlara. Adam pek kendinde değildi, karısı ise yalnızca menü ile ilgiliydi.

Adam ara ara dalıyor, her defasında gece yarım kalan rüyasının içinde buluyordu kendini. Gözleri kapanmadığı, lokantadaki çatal bıçak seslerini duyduğu halde o karanlık orman, oturduğu sandalye, tepesinde ışıldayan avize, burnuna gelen yemek kokuları kadar gerçekti. Öyle ki rüzgarla sallanan ağaçların sesini duyuyor, ciğerlerine dolan temiz havayı hissediyor, gecenin ayazı ile teni ürperiyordu.

Kadının sesi ile ormanda öten baykuşun sesi birbirine karıştı: “Başlamayacak mısın yemeğe?” Ne zaman sipariş vermişlerdi, yemek ne zaman gelmişti, hiç farkında değildi. Çatalı aldı eline, önündeki yemeğe daldırdı, tam o anda elindeki kürekle toprağı kazar halde ormanda buldu kendini. Bulutların arasına gizlenen dolunay bir görünüp bir yok oluyordu. Sanki orman her karardığında masaya dönüyor, ayın ortaya çıkmasıyla ormandaki rüya devam ediyordu.

Yemeği bittiğinde önündeki tabağı alıp yenisini servis eden garson onu çıkardı ormandan bu sefer. “Üzerine sos ister misiniz?”. Gece vakti ormanda ne işi vardı, toprağı neden kazıyordu? Bir şeyi gömmek için mi yoksa bulmak için mi? Kazmaya devam etti. Derine indikçe toprak yumuşuyordu. Burası daha önce kazılmış bir yerdi. Kazmayı son kez vurduğunda bir şeye çarptı, çöküp elleriyle devam etti. Az sonra beyaz kefenin içinde bir ceset çıktı karşısına. Kefenin yüz kısmını açtı nefes nefese. Karısıydı bu! Kendini geri atıp devrildi çukurun içine. Kazdığı çukurun kenarlarındaki topraklar üzerine doğru kaymaya başladı. Ay ışığı yavaş yavaş bulutların arkasına doğru çekiliyordu. Karanlıkta kalmıştı şimdi. Mezar üzerine kapandığı için mi ay gittiği için mi bilmiyordu. Bir çığlık attı yardım istemek için.

Şimdi bütün lokanta onlara bakıyordu. Kadın yerinden fırlayıp kocasının yanına gitti: “Neyin var, noluyor?!”. Ter içinde kalmış adamın koluna girdi kadın. Adam ormandan çıkmış olsa bile bir cesetle kol kola girmiş olma fikrinden kurtulamıyordu. Kadın adamın tırnaklarının arasındaki toprağı fark etti önce, sonra saçlarından beyaz gömleğine dökülen toprakları. Şimdi o da adam kadar korkuyordu. Toprağa bulanmış adam, hala kavun kokan paltolar, yarı canlı yarı ceset kadın lokantadan çıkarken ay bulutların arasından çıkmaya hazırlanıyordu.

BOĞAZA KARŞI BİR ÇAY

Bazı işler vardır, onlar kimsenin kendisine hedef koyduğu, çocukken hayalini kurduğu işler değildir. Sadece bir gün birinin ümitlerinin tükendiği noktada karşısına çıkar ve hayata tutundurur.

Mardinli Hasan’ın da İstanbul’a gelirken herkes tek derdinin para kazanmak olduğunu sanmıştı. Oysa o, kök saldığı topraklardan başka bir iklimde büyütmek istiyordu ruhunu. İstanbul onun için henüz görmeden bile büyüleyici bir şehirdi. Duvar takvimlerinde, kartpostallarda görmüştü boğazın fotoğraflarını. “Kaç paraysa da vereceğim, şu boğaza karşı bir yerde çay içeceğim” diyordu. Hasan, bu hayallerle İstanbul’a doğru yol alırken boğazın serin, akıntılı suları sessizce onu çağırıyordu.

Hayatında ilk kez deniz gören Hasan hayran hayran İstanbul’u izledi, adımladı birkaç gün. Haftalarca iş aradı ama ne bir zanaat biliyordu, ne el becerisi vardı, ne de çabuk iş kavrayan bir zihni. Birkaç günde kapının önüne koyuldu girdiği yerlerde. Taşı toprağı altın dedikleri İstanbul bu muydu? Bu hazinenin bir zerresi bile düşmüyor muydu Hasan’a?

Kaldığı bekar odasının katındaki ortak tuvalette sessizce ağlarken kapıyı yumruklayan kişinin hemşehrisi olduğunu şivesinden anladı. Gözlerini silip kapıyı açarken “Sakin ol Mardinli” dedi. Diğer odalardan birinde kalan genç tuvaletten gözü yaşlı çıkan hemşehrisini görünce sakinledi. Derdini öğrenince de ona yanında çalışmasını teklif etti. Hasan bundan sonra boğazda midye toplayacaktı.

Ertesi gün birlikte işe çıkacakları tekneye gittiler. Hasan’ı patronu ile tanıştırdı genç adam. Kefil oldu ona. Bütün günü denizin dibinde geçirmeye razı gelen için iş basitti, suya gir, dipteki kayalardan midye topla. Hasan ki daha hayatında ayağını bile sokmamış denize, Hasan ki yüzme bilmez, Hasan ki daha çay içecekti boğaza karşı. Ama olsun…

“Yüzmeyeceksin zaten” dedi patron, kırk kilo ağırlığındaki kurşunlar asılı kemeri Hasan’ın beline bağlarken. “Şunu tut dişerinin arasında, hortumun bir ucu yukarıda bizde olacak, oradan sana hava göndereceğiz. Hortumu iki kere çekersen file doldu yenisini gönder demektir, üç kere çekersen beni yukarı çek demektir.”

Hasan hergün suyun altında, metrelerce derinde filesine midyeleri doldururken hayatı sorguluyordu. Suyun basıncı arttıkça onu görmeden boğazın sularına karşı çay içenler geliyordu aklına. Balıklarla burun buruna geldikçe insanları düşünüyordu. Buruşan, uyuşan elleriyle her gün onlarca çuval midye çıkarıyordu Hasan sessiz, ıslak ve karanlık tarlasından.

Mizacı sakindi ama akşamları eve giderken midye dolmacıları görünce cinleri tepesine çıkıyordu. Midye tablasını dağıtıp parçalamak istiyordu.

Yazın son günleriydi. Hava ılık, su sıcaktı. Hasan çıkartıyordu midyeleri, yukardakiler çuvallara dolduruyordu. Teknenin o günkü beşinci durağında yine sulara daldı. Uzaktan gelen lüks bir yatta düğün vardı. Müzik boğazın her iki yakasına da ulaşıyordu. Hasan’ın arkadaşları müziğe eşlik edip dans ederlerken teknedeki düğün sahibi midye taratorları midesine indiriyordu.

Lüks yatın Hasan’a hava gönderen hortumu koparıp sürüklediğini kimse fark etmedi. Kompresörden Hasan’a giden hava kesildi. Hasan belindeki kurşunlarla sadece otuz santim yukarı sıçrayabildi. Hasan boğazın dibinde, havasız sadece otuz saniye dayanabildi.

ÖLÜMÜN BAŞKENTİNDE

Sivrisinekler bacağındaki yaraların arasında kalan küçük yumuşak deriyi sokmaya başlayınca uyandı. Başına kapattığı kirli ve lime lime olmuş örtüyü açıp sinekleri kovmaya çalıştı. Şehrin üzerinde yayılan duman bugün onun başındaki göğe kadar ulaşmıştı. Dumanın rüzgarla takip ettiği yolu ümitle izledi, sıranın kendisine ne zaman geleceğini düşündü. İki ay önce gelmişti ölümün başkentine. Her şeyi geride bırakmıştı. Sokakta yatıyor, gün içinde şehirde gezinen hacıların ikramları ile karnını doyuruyordu. Ölmeden geçirdiği her gün tanrı Şiva’ya önce isyan, sonra tövbe, sonra dua ediyordu. Kimsesiz geçirdiği hastalıklı bir ömrün ardından ölüp dünyaya yeniden dönmek istemediği için gelmişti bu şehre.

O sabah da şehirde ağır adımlarla gezinmeye başladı. Kurtuluş Oteli’nin önünde durdu. Kapı açıktı. Bahçede oturan refakatçilere baktı. Her birinin yüzünde sevdiğini kaybedecek olmanın hüznü ile bir ruhu Nirvana’ya ulaştıracak olmanın huzuru yan yana duruyordu. Bahçeye girip tek başına oturan genç bir adamın yanına ilişti. Bu adamın yüzünde hüznün yanında çaresizlik almıştı yerini. Ona derdini sorunca adam anlatmaya başladı. Buraya doktorların birkaç ay ömür biçtiği karısını getirmişti. Otele geleli iki hafta olmuştu. Geldikten sonra karısının hamile olduğunu farketmişlerdi. Eğer törenden önce bu öğrenilirse kadının tüm hayalleri yıkılacaktı. “Burası ölümü bekleyenlerin evi, doğumu bekleyenlerin değil” dedi genç adam. Çaresizce ağlamaya başladı.

Yaşlı ve hasta adam Kurtuluş Oteli’nden ayrılarak nehre doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça yanık kokusu artıyor, o kokunun içinden yanık et, sandal ağacı tozu ve ipek kumaşın kokularını ayrı ayrı alabiliyordu. Ganj’ın kıyısı şölen yeri gibiydi. Üst üste yığılmış odunların üzerine yerleştirilmiş bedene baktı. Kırmızı ve sarı ipeğe sarılı her ceset onun için yerinde olmak istediği, imrenilecek bir yolcuydu. Nehre savrulan külleri kıskanarak izliyordu.

Hemen önünde başka bir ceset yine ipeklere sarılmış nehre salınıyordu. Kurtuluş Oteli’ndeki adamın karısı geldi aklına. Kadın yakılmak için geldiği Varanasi’de karnında belki ateşin sıcaklığını hissedecek bir canlıyla kül mü olacaktı, Ganj’ın sularına gömülüp başka bir bedenle geri mi dönecekti. Ya bebek?

KÜL TABLASI

İyi ki yazarlar var. Yoksa benim sizlere sesimi duyurabilmem ne mümkün. Bu satırları yazan sevgili yazar bana baktı, herkes beni kullanırken o sadece baktı ve onun kalemi benim dilim oldu.

Ben kim miyim? Porselenden yapılmış bir çay tabağıyım. Hani şu kenarları kırmızı ve altın sarısı desenli, her kahvede ve çoğu evde görebileceğiniz ulusal çay tabağı desenine sahip olanlardan biri. Şuan bir evdeyim. Burda herkes çok dertli. Sabahtan akşama ocağın üzerinde çaydanlık hep kaynar, demlik boşaldıkça yeniden demlenir çay. O yüzden bu evin iklimi yazları da kışları da sıcak ve rutubetli.

Bir zamanlar ben de bu çay seremonilerinde üzerinde ince belli bir bardağın endam gösterdiği çay tabaklarından biriydim. Ama bir gün düşürdüler beni yere. İnanmazsınız belki ama canım acıdı biliyor musunuz? Orta yerimden hafif çatladım ve bir kenarım kırıldı. Bu evde kolay kolay atılmaz hiçbir eşya. Beni de zayi etmediler. Hayatıma çayın yanına eşlik eden sigaralar için bir kül tablası olarak devam etmemi uygun gördüler.

O zamandan beri kapkara bir zindanda, dumanlar altında, her gün eti ateşle dağlanan bir mahkum gibi acı çekip çığlıklar atıyorum. Gün oluyor ağzıma kadar izmariti sırtımda taşıyor, bazen haftalarca su yüzü görmüyorum. Coğrafya kaderdir demişlerdi değil mi? Öyleymiş gerçekten. Japonya’da olsaydım çatlayıp kırıldığım yerlerden altınla beni yeniden doğuracaklardı. Kintsugi sanatının bir eseri olarak devam edecektim hayata. Şimdi yalnızca bir kül tablasıyım. Çekilen son nefesten sonra adı sigaradan izmarite dönen değersiz, bir ucu yanmış sünger parçasının baş ve işaret parmağıyla üzerinde ezildiği bir kül tablası…

BİR DAMLA GÖZYAŞI

Kadın kızına bağırdı: “Ben pencereleri kapatıyorum Nana, sen de hemen kapıyı kilitle!” Kız gazetecilerin kapının önüne yığılmalarına birkaç saniye kala sürgüyü itti ve sırtını soğuk demir kapıya yaslayarak nefes nefese yere çömeldi. Bahçedeki kalabalığın arasından kahkaha sesleri yükseliyordu. Aylardır yaşadıkları kabus yetmezmiş gibi bir de bu çıkmıştı başlarına.

Her şey altı ay önce okulda matematik dersinde sınıf arkadaşlarının o boşbağaz kızın şakasına gülmesiyle başlamıştı. Histerik bir şekilde devam eden gülme sebebiyle ders iptal olmuş, öğrenciler yatakhaneye gönderilmişti. Öğretmenin sinirleri bozulmuştu ama uzun zamandır zor günler geçiren bu ülkenin çocuklarına bir de o yüklenmek istemiyordu. Yatakhaneye giden kızların gülme krizleri devam ediyordu. Akşam baharat kokulu yemekhaneye giren öğrencilerden gülmeye devam ettikleri için nefes almakta zorlananlar tabaklarını alıp bahçedeki çardağın altına geçtiler. Çardaktan yükselen kahkahaları duyanlar merakla bahçeye çıkıyor, gülme sesleri gittikçe artıyordu.

Gece karın kasları ağrıyan kızlar yorgunlukla sızdılar. Uykusunda bile gülmeye devam edenlerin karanlık koridorlarda yankılanan sesleri bir korku filmini andırıyordu. Sabah gözünü açan gülmeye kaldığı yerden devam etti. Önceki gün sınıfta on altı kişi ile başlayan bu kriz, bir salgın gibi okulun öğrencilerini sarmaya başlamıştı. Her sınıftan kahkahalar yükseliyordu ve ders işlemek imkansız bir hal almıştı.

Yüz elli kişilik okulda krizin vurmadığı tek kişi Nana’ydı ama bu akıl dışı sahnenin içinde kimse onu farketmemişti bile. Çaresiz kalan müdür okulu tatil edip öğrencileri evlerine gönderdi. Birbirlerini görmezlerse bu saçmalığın biteceğini düşünüyordu. Oysa farketmeden dünyanın en ilginç salgınlarından biri için düğmeye basmıştı. Köylere, kasabalara dağılan öğrenciler girdikleri her yerde diğerlerine gülme krizini bulaştırıp çıkıyorlardı.

Bir ay sonra bölge karantina altına alınmış, tüm okullar kapatılmıştı. Hastaneler kas ağrısı ve solunum yetmezliği sebebiyle kendilerine başvuranlara tedavi uygulayamayacak kadar dolmuştu. Kalbi yeterince güçlü olmayan yaşlıların bazıları saatlerce güldükten sonra can vermişti. İlk zamanlar komik bulunan bu salgın, sebebi bulunamayan, içinden çıkılması zor bir belaya dönmüştü. Gülme krizine yakalananların sayısı gün geçtikçe artıyordu. Binlerce insanın hayatı altüst olmuştu.

Nana’ların evinde ise durum sakindi. Nana’ya bulaşmayan salgın ailesini de korumuştu. Aylardır evden çıkmamaya gayret ediyor, ihtiyaçlarını karşılamak için dışarı çıktıklarında ise uzaktan kahkaha seslerini duyar duymaz arkalarına bile bakmadan kaçıyorlardı. Araba tamircisi olan babası tamirhaneye gelen araçları sahipleri bırakıp gittikten sonra içeri alıyor, telefonda görüşerek aracın sorununu öğreniyor ve yine temassız bir şekilde dükkanından teslim ediyordu.

Nana her gün haberleri izliyordu. Akşama kadar tüm ulusal ve yerel kanallarda gülen insanları izlemek sinirlerini altüst etmişti. Aynada kendine bakıyordu bazen. En son ne zaman güldüğünü bile unutmuştu. Bu ailede, bu ülkede ve hatta bu dünyada olmak ona kesilmiş bir ceza gibiydi. “Tanrım!” diyordu, “Lanet olası salgın bile yüzümü güldürmedi benim, koca okulda bir tek bana bulaşmadı gülmek.”

Gülme krizi salgını şokunun atlatılmasının ardından bilim adamları ve gazeteciler salgının ilk başladığı yeri ve olayı araştırmaya başladılar. Öğrenciler ve aileleri ile yapılan görüşmeler sonrası Nana’nın durumu ortaya çıktı. Yapılacak araştırmalar için gönülsüz de olsa kapılarını açmak zorunda kalmışlardı yetkililere ama Nana gazetecilerle görüşmek istemiyordu.

Nana biliyordu; Hoyratça sorular sorulacak, küçük masum zihni henüz hiçbirini algılayamadan güzel yüzüne gülmeyi yasaklayan can acıtıcı ne kadar hikayesi varsa her biri ortalıklara saçılacaktı.

Nana korkuyordu; Gülme krizine yakalanmaktan daha çok korkuyordu ağlayamamaktan. Ona acı veren asıl şeyin ağlayamamak olduğunu bilmeden korkuyordu.

Nana hala demir kapıya sırtı yaslı, beton zeminde uyuşmuş bir şekilde oturuyor, arka taraftan yumruklanan kapı zayıf bedenini titretirken ellerini göğsünde birleştirmiş dua ediyordu: “Tanrım, bir damla gözyaşı…”

RENÇBER

Pamuklara küsüm ben. Sonbaharda açar mı çiçeklerini hiç vicdanlı bir bitki olsa! Çoluk çocuk okullarından geri kalır diye düşünmesi gerekmez mi?! Eylül ayı geldi mi üç beş parça eşyamızı toplayıp Adana yollarına düşeriz her yıl. Ne kadar kendimi kandırıp seyahate çıkıyormuşuz gibi hayal kursam da bir karavan değildir yol yaptığımız, kamyon arkalarında üst üste taşınırız. Gittiğimiz yerde kaldığımız çadırların kapısı yeşilliklere, maviliklere açılmaz. Her sabah gün doğarken gelinlik giymiş bembeyaz bir tarla karşılar bizi.

Pamuklara küsüm ben. Avucumda varlığı ile yokluğu belli olmaz. Bu kadar yumuşak olmak için bu kadar hafif olmak zorunda mı? Akşama kadar topluyoruz, çuvallar dolduruyoruz, tartıya koyduk mu en fazla yüz kilo geliyor. Beyaz altın diyorlar bir de ona, yüz kilo altın elli lira mı eder Allah aşkına! Aldığımız elli liranın da beş on lirası çavuşlara gider. Ben her seferinde direnirim paramdan çavuşa vermemek için ama itiş dövüşle alırlar elimden.

Güneşe de küsüm ben. Eylül’de neyin harareti bu kadar? Garezin mi var bize güneş!? On dört saat yakıcı sıcağın altında çalışırken öyle bir terler ki herkes, pamuklardan vazgeçip bizim üzerimize üşüşür sinekler. Çürük patates gibi kokarız. Kahvaltı ve öğle yemeği için toplaştıklarında yemeğimi alır öteye geçerim. Tenimin beyazlığını da unuttum kaç yıldır, öyle bir yakıp kavuruyor ki güneş, topumuz kapkara dönüyoruz Ekim’de evlerimize. Ben sık sık yıkanırım aslında ama açılmıyor rengimiz bir sonraki pamuk mevsimine kadar.

Annemle babama küsüm ben. Neden beni bırakıp gittiler ki? Annem cennet diye bir yere gitmiş tek başına, babam da yeni karısıyla İstanbul’a. Beni babaanneme bıraktılar. Geçenlerde dedem amcamla konuşurken duydum, bela olmuşum başlarına. Belasız bir ay geçirmek için mi gönderiyorlar acaba beni pamuğa?

İnsanlara küsüm ben. Bizi unuttular burada. Akılsız diyorlar bana ama anlıyorum her şeyi, haberleri izliyorum ben. Mültecileri konuşuyor bütün dünya. Peki bizi neden kimse kurtarmaya gelmiyor? Adımıza da rençber diyorlar daha havalı dursun diye. Sözlükten baktım ben; eziyet, sıkıntı çeken kişi anlamına geliyormuş rençber.

Allah’a da küsüm ben. Gözlerimi neden çekik yarattı? Benim adım İlyas. On altı yaşındayım. Herkes gibi duygularım ve düşüncelerim var. Hem herkes gibi pamuk da toplayabiliyorum. Ama gözlerim yüzünden bana akılsız diyorlar. Benim adım İlyas, ama beni görünce mongol diyorlar. Hayır İlyas diyorum, rençber İlyas.