BOĞAZA KARŞI BİR ÇAY

Bazı işler vardır, onlar kimsenin kendisine hedef koyduğu, çocukken hayalini kurduğu işler değildir. Sadece bir gün birinin ümitlerinin tükendiği noktada karşısına çıkar ve hayata tutundurur.

Mardinli Hasan’ın da İstanbul’a gelirken herkes tek derdinin para kazanmak olduğunu sanmıştı. Oysa o, kök saldığı topraklardan başka bir iklimde büyütmek istiyordu ruhunu. İstanbul onun için henüz görmeden bile büyüleyici bir şehirdi. Duvar takvimlerinde, kartpostallarda görmüştü boğazın fotoğraflarını. “Kaç paraysa da vereceğim, şu boğaza karşı bir yerde çay içeceğim” diyordu. Hasan, bu hayallerle İstanbul’a doğru yol alırken boğazın serin, akıntılı suları sessizce onu çağırıyordu.

Hayatında ilk kez deniz gören Hasan hayran hayran İstanbul’u izledi, adımladı birkaç gün. Haftalarca iş aradı ama ne bir zanaat biliyordu, ne el becerisi vardı, ne de çabuk iş kavrayan bir zihni. Birkaç günde kapının önüne koyuldu girdiği yerlerde. Taşı toprağı altın dedikleri İstanbul bu muydu? Bu hazinenin bir zerresi bile düşmüyor muydu Hasan’a?

Kaldığı bekar odasının katındaki ortak tuvalette sessizce ağlarken kapıyı yumruklayan kişinin hemşehrisi olduğunu şivesinden anladı. Gözlerini silip kapıyı açarken “Sakin ol Mardinli” dedi. Diğer odalardan birinde kalan genç tuvaletten gözü yaşlı çıkan hemşehrisini görünce sakinledi. Derdini öğrenince de ona yanında çalışmasını teklif etti. Hasan bundan sonra boğazda midye toplayacaktı.

Ertesi gün birlikte işe çıkacakları tekneye gittiler. Hasan’ı patronu ile tanıştırdı genç adam. Kefil oldu ona. Bütün günü denizin dibinde geçirmeye razı gelen için iş basitti, suya gir, dipteki kayalardan midye topla. Hasan ki daha hayatında ayağını bile sokmamış denize, Hasan ki yüzme bilmez, Hasan ki daha çay içecekti boğaza karşı. Ama olsun…

“Yüzmeyeceksin zaten” dedi patron, kırk kilo ağırlığındaki kurşunlar asılı kemeri Hasan’ın beline bağlarken. “Şunu tut dişerinin arasında, hortumun bir ucu yukarıda bizde olacak, oradan sana hava göndereceğiz. Hortumu iki kere çekersen file doldu yenisini gönder demektir, üç kere çekersen beni yukarı çek demektir.”

Hasan hergün suyun altında, metrelerce derinde filesine midyeleri doldururken hayatı sorguluyordu. Suyun basıncı arttıkça onu görmeden boğazın sularına karşı çay içenler geliyordu aklına. Balıklarla burun buruna geldikçe insanları düşünüyordu. Buruşan, uyuşan elleriyle her gün onlarca çuval midye çıkarıyordu Hasan sessiz, ıslak ve karanlık tarlasından.

Mizacı sakindi ama akşamları eve giderken midye dolmacıları görünce cinleri tepesine çıkıyordu. Midye tablasını dağıtıp parçalamak istiyordu.

Yazın son günleriydi. Hava ılık, su sıcaktı. Hasan çıkartıyordu midyeleri, yukardakiler çuvallara dolduruyordu. Teknenin o günkü beşinci durağında yine sulara daldı. Uzaktan gelen lüks bir yatta düğün vardı. Müzik boğazın her iki yakasına da ulaşıyordu. Hasan’ın arkadaşları müziğe eşlik edip dans ederlerken teknedeki düğün sahibi midye taratorları midesine indiriyordu.

Lüks yatın Hasan’a hava gönderen hortumu koparıp sürüklediğini kimse fark etmedi. Kompresörden Hasan’a giden hava kesildi. Hasan belindeki kurşunlarla sadece otuz santim yukarı sıçrayabildi. Hasan boğazın dibinde, havasız sadece otuz saniye dayanabildi.

2 Yorum

  1. Zekya adlı kullanıcının avatarı Zekya dedi ki:

    Hüzünlü. Kalemine sağlık 👌

    Beğen

    1. zelihaaltuntas adlı kullanıcının avatarı zelihaaltuntas dedi ki:

      Teşekkürler 🙂

      Beğen

Zekya için bir cevap yazın Cevabı iptal et